sondakika.com
Son Dakika

‘Geçmişi ve geleceği de kurtaran BÜYÜK ZAFER’

“Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu; beş altı saat içinde başka bir dünya doğdu ve biz mest olduk…

Fotoğraf: Cumhuriyet

“Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu; beş altı saat içinde başka bir dünya doğdu ve biz mest olduk… Artık benim ne düşünecek ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu, ordu bizzat yazıyordu.” (M.

Akif Ersoy, 1936) AKP iktidarı, “Yeni Türkiye” adını verdiği yeni saray rejimine uygun yeni bir tarih yazmak istiyor. Merkezinde Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğu zaferler ya küçümseniyor veya başka zaferlerle gölgelenmek isteniyor. Öyle ki, sonuçları bakımından Anadolu Türk tarihinin en büyük zaferlerinden biri, hatta en büyüğü durumundaki Büyük Zafer ya küçümsenmek isteniyor veya aynı döneme denk gelen 1071’deki Malazgirt Zaferiyle gölgelenmek isteniyor.

1071 Malazgirt Zaferi’yle Türk vatanı yapılan bu toprakların, 1918-1922 yılları arasında emperyalist devletlerin işgaline uğradığı, 1920’deki Sevr Antlaşması’yla Türklerin Anadolu’nun ortasına sıkıştırılıp yok edilmek istendiği, bir zamanlar Osmanlı’ya başkentlik yapmış; Bursa, Edirne ve İstanbul’un bile Temmuz 1920’de işgal altında olduğu, Yunan ordularının Ankara kapılarına kadar dayandığı ve 1918-1922 yılları arasında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Kurtuluş Savaşı sayesinde bu vatanın kurtarıldığı görmezden geliniyor. Öyle ki, 2026 yılında AKP’li Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “Neyden kurtuluyorsun?” diyerek “Kurtuluş Savaşı” kavramını müfredattan çıkarmaya kalktı. BÜYÜK TARRUZ, BÜYÜK ZAFER Büyük Taarruz öncesinde Eskişehir-Afyon hattındaki Yunan ordusu yaklaşık 225 bin insan, yaklaşık 420 top, 50 uçağa sahipken; Türk ordusu, yaklaşık 208 bin insan, 320 top ve 10 uçağa sahipti. (Son araştırmalar, Türk ordusunun uçak sayısının biraz daha fazla olduğunu gösteriyor).

Düşman karşısında kuvvet üstünlüğüne sahip olmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, düşmana en beklemediği yerden Afyonkarahisar’ın güneyinden tüm gücüyle saldıracaktı. Plana göre bu saldırıyı Nurettin Paşa’nın komutasındaki 1. Ordu gerçekleştirecekti.

Bu sırada Yakup Şevki Paşa’nın komutasındaki 2. Ordu düşmanın güneye kuvvet kaydırmasına engel olacaktı. Fahrettin Altay Paşa’nın süvari kolordusu da Ahır Dağları’nı aşıp düşman üzerine akacaktı.

Kocaeli Grubu ise Geyve Boğazı’ndan Gemlik’e kadar olan bölgeyi savunacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Afyon’un güneyinden yapacağı taarruzu gizlemek için kuzeyden İzmit ve Eskişehir yönünden taarruz edecekmiş gibi beklenti yaratmıştı. Düşmanın gafil avlanma nedenlerinden biri de buydu.

26 Ağustos 1922, sabah 05.30’da Afyon Kocatepe’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Büyük Taarruz, beş gün içinde başarıya ulaştı. Atatürk ’ün Nutuk’taki anlatımıyla özetlersek; “26/27 Ağustos günlerinde, iki gün içinde Afyonkarahisar’ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğundaki güçlendirilmiş düşman cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde imha ettik.

30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Buna Başkomutan Savaşı unvanı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak ettik. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasındaydı. Demek, tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu.” 400 bini aşkın asker-subayın karşı karşıya geldiği bu büyük savaşta Türk ordusu 2 bin 543 şehit, 9 bin 976 yaralı olmak üzere -101 esir hariç- toplam 12.519 kayıp verdi.

Buna karşılık -çeşitli kaynaklara göre- Yunan ordusunun kaybı -20 bin civarında esir hariç- yaklaşık 120 binden fazlaydı. Bu nedenle Büyük Zafer, dünya tarihinin en kesin sonuçlu zaferlerinden biridir. “BÜYÜK ZAFER” SONRADAN “BÜYÜK” OLMADI Atatürk düşmanlarının ileri sürdüğü gibi Büyük Zafer sonradan Kemalistler tarafından büyütülmedi.

Büyük Zafer’in büyüklüğü kazanıldığı zaman görüldü. Büyük Zafer sıcağı sıcağına gazete manşetlerini süsledi. Dönemin yazarları, şairleri Büyük Zafer’in büyüklüğünü anlatabilmek için birbiriyle yarıştı.

Büyük Zafer’in ardından 5 Eylül 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi şöyle yazmıştı: “Milli kahramanımız söylediğini yapıyor. Geçen sene bu günlerde düşmanı Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağız demişti. Filhakika bir sene sonra boğdu.” Tevhid-i Efkâr, 5 Eylül 1922 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunun ardından 10 Eylül 1922’de Tevhid-i Efkar’da Ebuzziyazade, “Ne Söyleyelim?” başlıklı yazısında Büyük Taarruz’u “tarihimizin en büyük zaferi” olarak adlandırmıştı: “Bundan tam 15 gün önce, 26 Ağustos’ta Afyonkarahisar’daki düşmana indirilen darbe, bir yıldırım kadar dehşetli ve şiddetli olmuştur… (Türk ordusu), 150 bin kişiden oluşan (Doğrusu yaklaşık 225 bin kişi) ve dünyanın en mükemmel ve en kahredici silahlarıyla donatılmış olan Yunan ordusuna biran soluk aldırmadı, bir an rahat vermedi.

Hatta düşmanın firarına bile fırsat bırakmadı. Bu haydut sürüsünü ayağının altına aldı, çiğnedi, kahretti, imha etti. Şimdi İslam’ın tek koruyucusu kalmış olan bu mücahitler ordusu, iki buçuk senedir hasret olduğu İzmir’e kavuşmuş bulunuyor. (…) Dünyada hiçbir millete, tarihinin hiçbir devresinde bu kadar şanslı, bu kadar muazzam, bu kadar ferahlık veren bir zafer nasip olmamıştır.

Hiçbir milletin askeri tarihi, kendi ordusunun, bu kadar kuvvetli bir düşmana, bu kadar kesin ve kahredici bir darbe indirdiğini kaydetmemiştir ve bundan sonra da edemeyecektir, edemez. (…) 26 Ağustos Anadolu Zaferi öyle muazzam bir vakadır ki… Fatih’ler bu kadar büyük fetihler yapamamış, Yavuz’lar, ümmeti ve milleti böyle harikalarla taçlandıramamış, her sayfası bir başka gaza ve bir başka zaferle dolu olan İslam tarihi bu kadar yüce ve kutsal bir zafer kazanamamıştır. (…) Mustafa Kemal Paşa geçen sene tam bu günlerde ‘Düşmanı Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağız’ demişti. Cenab-ı Hakk’ın ne büyük hikmet ve inayetiyledir ki, Türk ordusunun bu kumandanına, sözünü kesin surette, senesi senesine, günü gününe tutmayı ihsan eyledi.” Mehmet Akif Ersoy, Haziran 1936’da kendisiyle yapılan son röportajlardan birinde kendisine sorulan “Ya Büyük Zafer üstadım, o zaman ne duydunuz?” sorusuna şöyle yanıt vermişti.

Akif’in bu soruya verdiği yanıtı Kandemir’den aynen aktarıyordum: “Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiğini bilmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek ‘Ah!’ diyor ve bir lahza bırakıyor kendini bu sevincin koynuna. Dalıyor ve sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum. ‘Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu, beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu.’ Tekrar gözlerini yumuyor. ‘Ve biz mest olduk.’ ‘O zaman bir şey yazdınız mı?’ ‘Artık benim ne düşünecek ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu.

Ordu bizzat yazıyordu.’ “(Kandemir, “Ölüm Yıl Dönümü Münasebetiyle Mehmet Akif’le Son Konuşma”, Yakın Tarihimiz, C.4, s. 129-130) Mehmet Akif’in yazamadığını Nazım Hikmet yazacaktı. Adını da “Kuvayı Milliye Destanı” koyacaktı.

“Sarışın bir kurda benziyordu / ve mavi gözleri çakmak çakmaktı / Yürüdü uçurumun kenarına kadar / eğildi, durdu / Bıraksalar / ince uzun bacakları üstünde yaylanarak / ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak /Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.” GEÇMİŞİ DE KURTARAN ZAFER Büyük Zafer, hiç kuşkusuz, çok zor koşullarda vatanı ve milleti kurtardığı için ve emperyalizmin pençesinde ezilen sömürülen tüm “mazlum uluslara” örnek olduğu için büyüktür. Ancak Büyük Zafer’in büyüklüğü aynı zamanda Türk ulusunun geçmişini ve geleceğini kurtarmasından kaynaklanır. Çünkü eğer Büyük Zafer kazanılamasaydı Türk ulusu sadece vatanını, bağımsızlığını ve ulusal onurunu değil, geçmişini; bu topraklardaki yüzlerce yıllık toplumsal belleğini ve geleceğini kaybetmekle karşı karşıyaydı.

Evet! Türk ulusu bu topraklardaki geçmişini, yüzlerce yıllık toplumsal belleğini kaybetmekle karşı karşıyaydı; çünkü, 1071’de Malazgirt Zaferi sonrasında Türkler tarafından vatan yapılan Anadolu, İstanbul ve Doğu Trakya; Osmanlı’ya başkentlik yapmış Bursa, Edirne ve İstanbul, yüzlerce yıl sonra, 1918-1922 yılları arasında kaybedilmekle karşı karşıya kalmıştı. Eğer 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi ve 1922’de Büyük Taarruz kaybedilseydi Anadolu’nun en önemli bölgeleri, en bereketli toprakları ile Doğu Trakya ve İstanbul Türklerin elinden alınacaktı.

Osmanlılar geçmişte Batı Trakya’yı, Kuzey Afrika’yı, Orta Doğu’yu, Arap Yarımadası’nı fethetmiş ve yüzyıllarca yönetmişti, ama gün gelmiş bütün bu yerleri kaybetmişlerdi. Bugün en koyu Osmanlıcılar bile buraların fetih yıl dönümlerini kutlamıyorlar, kutlayamıyorlar, çünkü bu topraklar artık “vatan” değil, hepsi çoktan kaybedilmiş durumda. Bugün buraların Osmanlı geçmişiyle kurulan bağ ise -Yeni Osmanlıcı Siyasal İslamcıların boş hayalleri dışında- yok denecek kadar az.

İşte eğer Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, bir zamanlar Osmanlı’ya başkentlik yapan Bursa, Edirne ve İstanbul da büyük olasılıkla kaybedilmiş olacaktı. Bir zamanlar buraların fethedilmiş olmasının da artık bizim için fazla bir anlamı kalmayacaktı. Bugün kimse buraların fetih yıl dönümleri kutlayamayacaktı.

Dolayısıyla eğer Kurtuluş Savaşı’nı kaybetseydik sadece vatanımızın önemli yerlerini değil, geçmişimizin, kültürel birikimimizin, toplumsal belleğimizin de çok önemli parçalarını kaybetmiş olacaktık. İşte bugün bütün bu yerlerin hala bize “vatan” olmasını ve bu yerlerin geçmişinin ve buralardaki toplumsal belleğimizin korunmasını da Kurtuluş Savaşı’na; İnönü Zaferlerine, Sakarya Meydan Muharebesi’ne ve Büyük Zafer’e; Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, kahraman Mehmetçiğe, Kuvayı Milliyecilere borçluyuz. Gerçek şu ki, Büyük Zafer aynı zamanda Türk ulusunun bu topraklardaki “geçmişini” de kurtarmıştır.

Vatanını ve geçmişini kaybeden bir ulusun aydınlık bir geleceğinin olmayacağı çok açıktır. Bakın! Ruşen Eşref (Ünaydın), Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde 7 Ağustos 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de yayımlanan “Azim ve İman” başlıklı yazısında neler anlatıyor: “Bugün muharebe olan yerler, Osmanlı Devleti hayatına başlarken ilk emeklediğimiz topraklardır.

Söğüt, Bursa, İznik, Domaniç, Eskişehir, hatta İzmir altı yüz yıldır, tekfurlar yıkılalı, beylikler küçük mülklerini, ilk sultanlarımıza hediye ettiğinden beri kan rengi ve barut dumanı görmemiş, duymamış yerlerdi. Oralar her taarruzdan korunan Türk bucağı idi… Bugün buralar düşman elindedir.

İznik’te Osman Gazi medrese kurdurmuştu… Halbuki geçen yıl, onun mezarının başucunda Venizelos’un veledi, hem de sandukasına dayanarak resim çektirdi. Bu iki hatırayı bu millet unutacak mı?

Osman Gazi’nin yeni vatanı… Domaniç yaylalarında şimdi küffar dolaşıyor… Ya Kütahya!

Ya yeşil Bursa! Daha ne sayayım! Düşman, bayrağımızı, ananemizi, tarihimizi, çiğneye çiğneye sağ kalanımıza doğru yürüyor. (…) Arslan yürekli Süleyman Paşa bile; ilk vatan şairi ateş ruhlu Namık Kemal bile Bolayır’da küffar elinde kaldı.

Ziyanımız ölçülere sığmayacak kadar büyüktür. (…) Elimizden alınan şeyler, bütün varımız ve bütün varlığımızdır. Elde kalan vatan parçasında 35 padişah türbesinden bir tanesi yok… Evvelce bizi fetih diyarlarımızdan öteye atmışlardı…

Fakat bu sefer bizi bizden alıyorlar, varlığımızdan ötelere, çıplak yaylalara sürmek istiyorlar. Türk beldeleri, Türk mimarisi, Türk şerefi, Türk ananesi, Türk dini, 900 yıllık Türk himmeti yabancıya ganimet kalacak! Bu da mı hak?

Vatan elimizde bir varlık yeri değil…” Ancak bu karanlık tabloya karşın Ruşen Eşref (Ünaydın) asla umutsuz değildi. Kurtuluşa yürekten inanıyordu. Umudunun kaynağını da şöyle açıklamıştı: “Dün kendisine millet tarafından başkomutanlık verilen Mustafa Kemal, bugün her zamankinden ziyade Türk azmini, Türk imanını şahsında topluyor.

O millete hizmetçidir, millet de onun hizmetindedir. O bizdir, biz oyuz. O milleti, millet de onu Çanakkale günlerinden, Erzurum, Sivas, Ankara günlerinden tanıyor.

Hepimiz bir yolu görüyoruz, bir gayeyi güdüyoruz…” Ruşen Eşref Ünaydın’ın çok etkili biçimde anlattığı gibi 1921 yılında Sakarya Savaşı öncesinde sadece vatanımızı, bağımsızlığımızı değil, geçmişimizi ve geleceğimizi kaybetmekle karşı karşıyaydık. İyi ki, Ruşen Eşref Ünaydın’ın güvendiği dağlara karlar yağmadı. Mustafa Kemal Atatürk kendisine güvenenlerin güvenini boşa çıkarmadı.

Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığında kazanılan Sakarya Zaferi ve Büyük Zafer sayesinde hem vatanımızı hem bağımsızlığımızı hem geçmişimizi hem de geleceğimizi kurtardık. Falih Rıfkı Atay’ın deyişiyle “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyursak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 363) Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, tam 104 yıl önce bugün, 26 Ağustos 1922’de, Afyon Kocatepe’de Büyük Taarruz’u başlatmıştı.

Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Büyük Zafer’in tüm kahramanlarını saygıyla anıyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramımız şimdiden kutlu olsun.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Cumhuriyet sayfasına gidin.

www.cumhuriyet.com.tr · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü