Nepal-Tibet sınırında 26 Ağustos’ta yaşanan ve yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine, yaklaşık 4 bin kişinin de kaybolmasına yol açan felaketi tetikleyenler arasında sırasıyla, orta şiddetli bir deprem, sel ya da buzul gölü taşkını olasılıkları konuşuldu.
Akabinde ortaya çıkan uydu görüntüleri ve ilk bilimsel değerlendirmeler ise çok daha karmaşık bir sürece işaret ediyor: Langtang Lirung çevresinde gerçekleşen bir heyelanla birlikte bir buzul veya kaya kütlesinin kopması, devasa bir buz-kaya çığına dönüşerek vadiye ve nehir sistemine ulaşıyor. Burada biriken malzeme ve su, birbirini izleyen taşkın ve moloz akışlarını tetikliyor.
Nepal’de olası ardışık tehlikelere karşı uyarılar devam ederken, yaşananlar, iki yıl önce bu sefer Avrupa’nın yüksek dağ sisteminde yaşanan bir başka felaketi anımsatır nitelikte. 2024 yılında, Fransız Alplerindeki La Bérarde kasabasında yaşanan olay, kayıtlara büyük bir sel felaketi olarak geçmişti. Ancak 18 Ağustos’ta Natural Hazards and Earth System Sciences dergisinde yayımlanan bir çalışma, olayın basit bir sel taşkını olmadığına işaret ediyor.
Araştırmacılar, buzul gölünün içinde ve altında saklı bulunan su kütlelerinin de denkleme katılması gerektiğinin altını çiziyor. Çalışmaya göre, teorik olarak, buzulun altındaki su ceplerinde depolanmış yüzbinlerce metreküpe varan su, 18 Ağustos’taki olayda açığa çıkarak sel taşkınının şiddetini artırmış olabilir.
Himalayalar ve Fransız Alplerinde yaşanan olaylar bize dağ ve buzul sistemlerinin karmaşık yapılarını ve iklim değişikliğiyle birlikte bu sistemlerdeki belirsizliklerin artma eğilimini ve özellikle zincirleme afetleri tetikleme potansiyelini bir kez daha hatırlatıyor.
La Bérarde bilmecesi: Bu kadar su nereden geldi?
Fransa’nın güneydoğusundaki küçük La Bérarde yerleşimi, Haziran 2024’te son derece yıkıcı bir taşkın ve moloz akışıyla karşı karşıya kaldı. Açığa çıkan ve akışa geçen su kütlesinin miktarı, beklentilerin üzerindeydi. Araştırmacılara göre, yoğun yağışlar, mevsim normallerinin üzerindeki kar örtüsünün erimesi ve buzul gölünün boşalması sonucu ortaya çıkabilecek su miktarı, taşının büyüklüğünü açıklamaya yetmiyordu.
Yeni yayınlanan çalışmanın yazarları ise Glacier de Bonne Pierre'in topoğrafyasını inceleyerek buzulun altında gizli su hazneleri bulunduğunu ortaya koydular. Çalışmaya göre Haziran 2024’ten hemen önce, buzulun altındaki bu ceplerde, teorik olarak yüzbinlerce metreküpe varan suyun depolanmış olması mümkün. Bu ceplerden en büyüğünün, yaklaşık 148 bin metreküp kapasiteye sahip olduğu hesaplanıyor.
Bir buzul gölü, hesaplanandan çok daha fazla su depolayabilir
Çalışma, özellikle üzeri moloz kaplı buzul göllerinde, bu tarz depolama mekanizmalarının varlığına ve potansiyel taşkın senaryolarında bunların da denkleme katılması gerektiğine dikkat çekiyor.
Halihazırda Nepal’deki büyük sel faciası konuşulurken, La Bérarde vakası, bir buzul gölünün hesaplanandan çok daha fazla su depolayabildiğini ve bu suyun bir taşkın sistemine ne miktarda katılacağını öngörmenin buzulun yapısını incelemeden mümkün olmayabileceğini gösteriyor.
Yeni nesil erken uyarı sistemleri hayati önemde
İşte bu durum, erken uyarı sistemlerinin en önemli kör noktasını oluşturuyor. Bu tarz kritik belirsizlikleri de modelleyerek zincirleme reaksiyonları hesaba katan, yeni nesil modellemelerin ve erken uyarı sistemlerinin hayati önemde olduğunu hatırlatıyor.
Dağlık sistemlerde zincirleme felaketlere sık rastlanıyor
Yüksek dağ ortamlarında gelişen tehlikelerin birbirlerini tetikleme olasılıklarını gösteren bu iki olaydan çıkan ortak ders şu: Dağlık sistemlerde gelişen tehlikeler, sıklıkla, peşpeşe gelen afetler silsilesine dönüşüyor. Bu tür olaylar, zincirleme tehlikeler olarak tanımlanıyor. Bir olayın diğerini tetiklediği ya da etkisini yükselttiği bu sistemlerde, felaketin boyutunu, yalnızca ilk tetikleyici değil, süreçler arasındaki etkileşim de belirliyor.
Nepal’de bir buzulun kopması, buz ve kayanın heyelanla birlikte vadiye taşınması, nehrin önünün kapanması ve ardından su, çamur, kaya ve buzun birlikte hareket etmesi felaketi getiriyor.
La Bérarde’da ise olağanüstü miktardaki yüzeysel suya, buzulun içinde veya altında depolanmış olabilecek bir su kütlesinin ani bir boşalma sonucu eklenmiş olması ihtimali araştırılıyor.
Küresel ısınma, dağ sistemlerindeki fiziksel koşulları değiştiriyor
Her iki vakada da sorulması gereken önemli soru, küresel ısınmanın, bu dağ sistemlerindeki başlangıç koşullarını nasıl değiştirdiği.
Buzullar küçülüyor ve inceliyor. Karın birikme ve erime zamanlaması değişiyor. Yüksek rakımlardaki sıcaklıklar artıyor. Buz ve kaya arasındaki fiziksel ilişkiler değişiyor. Örneğin permafrostun çözülmesi, bazı yüksek dağ yamaçlarının stabilitesini etkileyebiliyor. Ve daha sıcak bir atmosfer, yağışın ne zaman kar, ne zaman yağmur olarak düşeceğini de belirliyor.
Bunların hiçbiri, tek başına belirli bir felaketin nedeni olmayabilir. Fakat birlikte gerçekleştiklerinde, dağ sistemlerinin başlangıç koşullarını değiştirme potansiyeline sahipler.
Bu örneklerde, ‘‘iklim değişikliği felakete neden oldu’’ demek, mevcut bilimsel kanıtların izin verdiğinden daha kesin bir ifade olur. Ancak iklim değişikliği, sistemin hassasiyetini ve bir tehlikenin diğerini tetikleme ihtimalini değiştirme gücüne sahip bir oyuncu.
Küresel ısınma yüksek dağlardaki buz, kar, kaya, toprak ve su sistemlerinin fiziksel koşullarını değiştiriyor. Bu nedenle, ‘‘dağlık alanlarda (insan faaliyetleri de dahil) hangi süreçler birbirini tetikleyebilir?’’ sorusuna yanıt verebilmek gelecekteki dağ felaketlerini öngörebilmek açısından büyük önem taşıyor.
Türkiye de risk altında: Zincirleme afetlere hazırlanmalıyız
Türkiye; mevsimsel kar örtüsü, buzullar ve yüksek rakımlı periglasiyal alanlar barındıran, yüksek ve sarp dağ sistemleri olan bir ülke. Üstelik bu dağların yamaçları ve vadileri; yerleşimler, yollar, enerji altyapısı ve diğer insan faaliyetleriyle birbirine bağlı.
Doğu Anadolu’nun yüksek dağlarından Kaçkarlar, Cilo ve Sat sıradağlarından Ağrı Dağı’na kadar Türkiye’nin farklı bölgelerinde buz, kar, kaya, su ve sedimentin aynı sistem içinde etkileşime girdiği ortamlar var.
Dolayısıyla Nepal ve La Bérarde örnekleri, Türkiye açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Dağlık alanlardaki afet risklerini bireysel vakalar olarak mı değerlendiriyoruz, yoksa bir tehlikenin diğerini tetikleme potansiyelini hesaba katıyormuyuz?
Bu soruya verilen cevap gelecekte yaşanacak afetlerin olası sonuçlarını da belirleyecek. Kurumlar ve disiplinlerarası bilimsel çalışmaların sürekliliği ve sonuçların ulusal politikalara etkili bir şekilde entegre edilmesi de özellikle dağlık alanlarda karşılaşacağımız zincirleme olaylara karşı hazırlıklı ve donanımlı olmamızı da sağlayacak.