İklim değişikliği dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan. Bu sorunu yaratan da dünyanın ortalama sıcaklığının giderek yükselmesi yani küresel ısınma. Bunu şöyle düşünebiliriz: İnsanlar kömür, petrol ve doğalgaz yakıyor.
Otomobiller, fabrikalar, elektrik üretimi, uçaklar ve binalar nedeniyle atmosfere başta karbondioksit olmak üzere sera gazları salınıyor. Bu gazlar dünyadan uzaya gitmesi gereken ısının bir bölümünü atmosferde tutuyor. Yani dünyanın çevresine giderek kalınlaşan bir battaniye serilmiş gibi oluyor.
Dünya ısındıkça yalnızca yazlar daha sıcak hale gelmiyor. Yağış düzenleri değişiyor, kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları artıyor, bazı bölgelerde aşırı yağış ve seller daha sık veya şiddetli hale geliyor. Bu konuda dünya ülkeleri Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları (COP) ile ortak mücadele yolları arıyor.
COP’ların 31’incisi de 9-20 Kasım’da Antalya’da gerçekleşecek. Hacer Foggo son yıllarda “derin yoksulluk” kavramını gündemimize taşıyan, en yoksulların yaşadıklarını görünür kılmaya çalışan bir sivil toplum gönüllüsü. Geçen günlerde aradı ve “Nihayet iklim krizi ve yoksulluk ilişkisini birlikte ele alan bir araştırma yayımlandı” dedi.
Climatic Change dergisinde yayımlanan ve Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı ve ekibi tarafından hazırlanan çalışmadan söz ediyordu.
Yavaşlı, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi ve coğrafi bilgi sistemleri uzmanı. Ben de Yavaşlı’yı arayarak sıcaklık tehlikesini yoksullukla birlikte değerlendiren araştırmayı konuştum. SICAKLIK AYNI, HAYATLAR FARKLI Araştırmada 1980-2024 arasındaki 44 yıllık veriler kullanılarak Türkiye’nin 973 ilçesindeki aşırı sıcaklık koşulları hesaplanmış ve hanehalkı gelir yapılarıyla karşılaştırılmış.
Sonuç çarpıcı: 120 ilçede, yani yaklaşık her sekiz ilçeden birinde, yüksek sıcaklık tehlikesi ile yoksulluk kesişiyor. En geniş küme Güneydoğu Anadolu’da. Şanlıurfa, Mardin ve Batman’ın yanı sıra Diyarbakır, Siirt ve Şırnak’ın bazı ilçeleri bu grupta.
Çukurova da riskli bölgelerden. Ancak araştırmanın şaşırtıcı sonucu başka: İç Ege’nin bazı kesimleri ile Malatya, Elazığ ve Tunceli’nin alçak vadileri de risk haritasına giriyor. Sıcağın merkezi güneydoğuda olsa bile ekonomik kırılganlık, riski Türkiye’nin iç bölgelerine doğru taşıyor.
Araştırmanın bize anlattığı sorunun yalnızca termometrenin kaç dereceyi gösterdiği değil. O sıcaklıkla hangi koşullarda karşı karşıya kaldığınız. Yavaşlı bunun için Antalya ile Harran örneğini veriyor.
Antalya’da termometre 42 dereceyi gösterdiğinde insanların önemli bir bölümü klimalı bir eve, işyerine ya da başka bir kapalı mekâna geçebilir. Aynı sıcaklık Harran Ovası’nda yaşandığında ise toplumun önemli bir kısmının klimaya erişimi olmayabilir. Geliriniz, oturduğunuz evin yalıtımı, klimaya erişiminiz, yaptığınız iş, çalışma saatinizi değiştirme imkânınız ve sağlık hizmetlerine ulaşabilmeniz, sıcaklığın hayatınızdaki karşılığını değiştiriyor.
Araştırmanın önemli noktalarından biri de “ tropik geceler” . En düşük sıcaklığın 25 derecenin altına inmediği geceler özellikle Adana-Mersin-Hatay hattındaki riski büyütüyor. Çünkü insan bedeni gündüz maruz kaldığı ısı stresinden gece serinleyerek kurtulmaya çalışıyor.
Gece de sıcak kalınca vücut toparlanamıyor. İKLİM KRİZİ SINIF MESELESİ Araştırmanın anlattığı bir gerçek var. İklim krizi aynı zamanda bir sınıf meselesi.
Paranız varsa evinizi yalıtabiliyor, klima kullanabiliyor, serin bir yere gidebiliyor, özel sağlık hizmetine ulaşabiliyorsunuz. Açık havada çalışmıyorsanız günün en sıcak saatlerinde dışarı çıkmayabiliyorsunuz. Ama bir tarım işçisiyseniz?
İnşaat işçisiyseniz? Motokuryeyseniz? Ya da elektrik faturasını düşünerek klimayı açamayan bir emekliyseniz?
İklim krizinin faturası işte o zaman ağırlaşıyor. Bu nedenle çözüm de yalnızca “Sıcak hava geliyor, dikkatli olun” uyarısı olamaz. KAMUSAL SERİNLEME ALANI Araştırma, riskli ilçelerde kamuya açık serinleme alanları oluşturulmasını, aşırı sıcak saatlerinde açık alanda çalışmanın durdurulmasını, konutlara yalıtım ve pasif serinletme desteği verilmesini öneriyor.
Oysa iklim krizinin bir de eşitlik boyutu var. Aynı ülkede, aynı gün, aynı 42 dereceyi yaşayan iki insanın karşı karşıya olduğu tehlike aynı değil. Birinin önünde klimanın düğmesi var.
Diğerinin önünde çalışmak zorunda olduğu tarla. Bugüne kadar iklim değişikliğini konuşurken çoğunlukla dereceleri, karbon salımını, enerji dönüşümünü konuşuyoruz. COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin belki de önce bu farkı görmesi gerekiyor.