İklim kriziyle mücadele yalnızca hedefler belirlemeyi değil, bu hedefleri gerçekleştirecek parayı bulmayı da gerektiriyor. İklim finansmanı; sera gazı emisyonlarını azaltmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için kamu bütçelerinden özel sektör yatırımlarına, uluslararası fonlardan kalkınma bankalarının sağladığı kaynaklara kadar geniş bir finansman alanını kapsıyor. Yenilenebilir enerjiden düşük karbonlu ulaşıma, kuraklığa dayanıklı tarımdan sel önleme çalışmalarına kadar pek çok yatırım bu kapsamda değerlendiriliyor.
İklim Politikası Girişimi (CPI) verilerine göre küresel iklim finansmanı 2024’te 2 trilyon dolar düzeyine ulaştı. Ancak tartışma yalnızca paranın miktarıyla sınırlı değil. İklim krizine tarihsel olarak daha az katkıda bulunan ancak etkilerinden daha ağır etkilenen gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duydukları finansmana erişememesi uzun süredir iklim müzakerelerinin en tartışmalı konularından biri.
Finansmanın hibe yerine borç ağırlıklı olması ve yeni borç yükleri yaratması da eleştirilerin odağında. Finansman, son yıllarda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferanslarının (COP) başlıca gündemlerinden biri oldu. COP29’da gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanının, gelişmiş ülkelerin öncülüğünde 2035’e kadar yılda en az 300 milyar dolara çıkarılması kararlaştırıldı.
Bunun yanında kamu ve özel sektör dahil tüm aktörlere, gelişmekte olan ülkelerin iklim eylemleri için finansmanı yılda en az 1.3 trilyon dolara çıkarma çağrısı yapıldı. COP30’da ise “Bakû’dan Belém’e 1.3 Trilyon Dolar Yol Haritası” ile bu finansmanın nasıl harekete geçirileceği gündeme geldi. Şimdi gözler COP31’de.
Antalya’daki zirveye giderken soru yalnızca ne kadar para bulunacağı değil; paranın nereden geleceği, hangi koşullarla sağlanacağı ve iklim krizine karşı en kırılgan ülkelere gerçekten ulaşıp ulaşmayacağı.