Türkiye’de tutuklama uygulamalarından cezaevi koşullarına, kayyum atamalarından yargı bağımsızlığına kadar birçok başlıkta yaşanan hak ihlallerine dikkat çeken İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Adliyesi önünde “Demokratik Bir Ülkede Özgür Bir Yaşam İstiyoruz” çağrısı yaptı. Açıklamayı okuyan İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, uzun tutukluluk süreleri, cezaevlerindeki ağır koşullar ve seçilmiş yöneticilerin görevden uzaklaştırılmasına tepki göstererek, “Tutuklamanın cezaya, soruşturmanın baskı aracına, kayyumun yönetim biçimine dönüştürülmesine itiraz ediyoruz.
Türkiye’nin açık bir cezaevine dönüştürülmesine itiraz ediyoruz” dedi. İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, İzmir Adliyesi önünde yaptığı basın açıklamasında Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin ve temel hakların ağır biçimde aşındığını söyledi.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği, adil yargılanma, savunma, ifade ve örgütlenme ile seçme ve seçilme haklarının giderek daha fazla tartışılır hale geldiğini belirten Yılmaz, tutuklamanın istisnai bir koruma tedbiri olması gerektiğini vurguladı. Yılmaz, “Tutuklama, istisnai bir koruma tedbiri olmaktan çıkarılıyor, fiili bir cezalandırma aracına dönüştürülüyor” diye konuştu. “TUTUKLULUK FİİLEN CEZAYA DÖNÜŞÜYOR” İzmir’de tutuklu bulunan belediye başkanları ve diğer isimlerin durumuna dikkat çeken Yılmaz; Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa Günay, Buca Belediye Başkanı Görkem Duman, Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin, Ümit Erkol, Şenol Aslanoğlu ve Tunç Soyer’in tutukluluk süreçlerine değindi.
Uzun tutukluluk süreleri ve iddianamelerin hazırlanma süreçlerini eleştiren Yılmaz, “Bir insanın özgürlüğünden aylarca mahrum bırakılması, soruşturmanın belirsizlik içinde sürdürülmesi ve iddianamenin aylar sonra hazırlanması kabul edilemez. Tutuklama bir ceza değildir. Ancak bugün uygulanan yöntem, tutukluluğu fiilen cezaya dönüştürmektedir” dedi.
Tutukluluk incelemelerinde kişilerin bireysel durumlarının yeterince dikkate alınmadığını savunan Yılmaz, sabit ikametgâh, delillerin toplanmış olması ve delil karartma ihtimalinin bulunmaması gibi unsurlar yerine “matbu ve basmakalıp gerekçelerle” tutukluluğun devam ettirildiğini söyledi. “AİLEYLE İLETİŞİM CEZANIN PARÇASI OLAMAZ” Soruşturmalardaki “örgütlü suç” nitelemesi nedeniyle tutukluların iletişim ve görüş haklarının da ciddi biçimde sınırlandırıldığını söyleyen Yılmaz, görüntülü görüşme hakkının kullandırılmaması ve telefon görüşmelerinin haftada 10 dakikayla sınırlandırılmasına tepki gösterdi. Yılmaz, “Hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan bir insanın ailesiyle iletişim kurması, cezanın infazı gibi görülemez” ifadelerini kullandı.
Tutukluluğun yalnızca cezaevindeki kişiyi değil, ailesini de etkilediğine dikkat çeken Yılmaz; maaşların kesilmesi, kira ve faturaların ödenememesi, banka hesaplarına bloke konulması ve ticari faaliyetlerin durması gibi sonuçların aileleri ekonomik çıkmaza sürüklediğini söyledi. “Bir tutuklama kararı, bir ailenin tamamının cezalandırılmasına dönüşmemelidir” diyen Yılmaz, bakıma muhtaç çocuk, yaşlı ve özel gereksinimli aile bireylerinin de süreçten doğrudan etkilendiğini dile getirdi. CEZAEVİ KOŞULLARINA TEPKİ Aliağa Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki koşullara ilişkin kendilerine ulaşan bilgileri de paylaşan Yılmaz, 14 kişilik koğuşlarda 18 kişinin tutulduğunu, bazı birimlerde sayının 28’e kadar çıktığını ve tutukluların “nöbetleşe uyumak zorunda bırakıldığının” aktarıldığını söyledi.
Kadın koğuşlarında masa, sandalye, buzdolabı ve vantilatör gibi temel ihtiyaçların karşılanmadığı yönündeki bildirimlere dikkat çeken Yılmaz, “Bunlar birer konfor talebi değildir. Bunlar insan onuruna uygun yaşam koşullarının asgari gerekleridir” dedi. Cezaevlerindeki sağlık hizmetlerine ilişkin de eleştirilerde bulunan Yılmaz, ağır ve kronik hastalıkları bulunan tutukluların tedavi süreçlerinde aksaklık yaşandığının kendilerine aktarıldığını söyledi.
Düzenli kullanılması gereken ilaçların temininde gecikmeler yaşandığını, hastane sevkleri ve sağlık kurulu raporu süreçlerinin aksadığını belirten Yılmaz, “Devletin gözetimi altında bulunan kişinin yaşamından ve sağlığından sorumluluğu vardır” diye konuştu. “SANDIKTA VERİLEN YETKİNİN YERİNE KAYYUM KONULAMAZ” Belediyelere yönelik soruşturmalar ve kayyum uygulamalarına da değinen Yılmaz, seçimle göreve gelen belediye başkanlarının soruşturma ve tutuklamalar nedeniyle görevlerinden uzaklaştırılmasının demokratik temsil açısından ciddi sonuçlar doğurduğunu söyledi. “Bir belediye başkanı hakkında soruşturma yürütülebilir.
Hiçbir kamu görevlisi yargı denetiminin dışında değildir” diyen Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ancak soruşturma yürütülmesi ile seçilmiş iradenin ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Sandıkta verilen yetkinin yerine kayyum konulması, yalnızca belediye yönetimine ilişkin bir mesele değildir; doğrudan doğruya demokratik temsil hakkını ilgilendirmektedir.” LGBTİ+ OPERASYONLARINA TEPKİ Son dönemde LGBTİ+’lara, hak savunucularına ve sivil toplum örgütlerine yönelik adli işlemlere de değinen Yılmaz, “Ailem Güvende” adı altında yürütülen soruşturmaları eleştirdi. Çocukların korunmasının ve suç iddialarının soruşturulmasının devletin görevi olduğunu söyleyen Yılmaz, “Ancak LGBTİ+’ların varoluşu, hak mücadelesi, örgütlenmesi ve dayanışması suç değildir.
Bir derneğin faaliyet yürütmesi, hak savunuculuğu yapması veya gazetecilik faaliyeti yürütmesi kriminalize edilemez” dedi. “YARGI, YURTTAŞIN DEVLET KARŞISINDAKİ GÜVENCESİDİR” Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda toplumdaki kaygıların derinleştiğini söyleyen Yılmaz, yargının siyasi mücadelelerin ve toplumsal muhalefetin baskılanmasının aracı olarak algılanmasının adalete duyulan güveni zedelediğini ifade etti. Yılmaz, “Yargı, iktidarın veya herhangi bir siyasi gücün aparatı değildir.
Yargı, yurttaşın devlet karşısındaki güvencesidir. Bu güvence ortadan kalktığında hiç kimse kendisini güvende hissedemez” diye konuştu. Meselenin artık tek tek tutuklama ya da kayyum kararlarından ibaret olmadığını savunan Yılmaz, “Mesele hukuksuzluğun normalleştirilmesidir.
İstisnai olması gereken uygulamaların olağanlaştırılmasıdır” ifadelerini kullandı. “TÜRKİYE’NİN AÇIK CEZAEVİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİNE İTİRAZ EDİYORUZ” Ekonomik kriz, yoksulluk ve çalışma yaşamındaki sorunlara da değinen Yılmaz, emeğin giderek değersizleştiğini, çalışanların gelirlerinin temel ihtiyaçları dahi karşılayamaz hale geldiğini söyledi. 12 Eylül dönemine karşı işçi hareketlerinden Haziran Direnişi’ne uzanan toplumsal mücadeleleri hatırlatan Yılmaz, işçi sınıfının ve sendikaların üretimden gelen gücünün ülkenin geleceğinde önemli olduğunu belirtti.
Yılmaz, baskının yalnızca siyasetçiler, belediye başkanları, işçiler, avukatlar, gazeteciler ve hak savunucularına yönelmediğini; kadınların, çocukların, doğanın ve hayvanların da yaşanan sorunlardan etkilendiğini dile getirdi. Toplumsal barışın ancak hakların ve farklılıkların güvence altında olduğu, refahın paylaşıldığı bir düzende mümkün olacağını belirten Yılmaz, “Açlıkla, yoksullukla, her an gözaltı ve cezaevi tehdidiyle karşı karşıya yaşamak adil ve güvenli bir yaşam değildir” dedi. Yılmaz, “Tutuklamanın cezaya, soruşturmanın baskı aracına, kayyumun yönetim biçimine, cezaevinin ise toplumun giderek daha geniş kesimlerine yönelen bir tehdide dönüştürülmesine itiraz ediyoruz.
Türkiye’nin açık bir cezaevine dönüştürülmesine itiraz ediyoruz. Artık yeter. Bu karanlık döneme dayanışma, bilinç ve mücadele ile son vereceğiz.” dedi.