Roma İmparatoru, yazlık villasında kaç insanı dalgaların vurduğu kayalıklara atarak öldürdü?
Tarihte görkemli binaların mekânlardaki varlıkları tüm zamanlara hatırlatmalarda bulunur…
Nesilden nesile geçen ne saraylar boşunadır ne ihtişamları boşunadır ve ne hatırlatmaları...
İşte Jüpiter Villası…Dağların doruklarındadır ve inanılmaz büyüktür, dehşetlidir, görkemlidir.
“Capri Adası'nın Napoli Körfezine bakan tepesinde, Roma İmparatoru Tiberius’un yazlık villasının harabeleri yer alır. Zirveye dek kıvrılarak uzanan dar yolu iki saat tırmandıktan sonra nihayet oraya vardığınızda manzara büyüleyicidir. Ne var ki, paramparça haliyle bile devasa birsarayolan villanınkendisi ondan daha etkileyici; haşmeti, kudreti ve dehşetiyle sizi müthiş etkiler. (…) Buraya Luppiter (Jüpiter) Villası adı verilmesi tesadüf değil; hayallere dalmış imparatorun huzuruna titreyerek getirilen devlet görevlileri ile elçiler, kendilerini Tanrılar Kralı’nın önüne çıkmış gibi hissederlerdi herhalde. Zaten böyle bir etki hesap edilmişti. Üstelik Tiberius, Tanrının gazabını saçmaya muktedirdi.
Söylendiğine göre biri canını sıktığında (ki bunun için çok şey yapması gerekmezdi), oracıkta hemen aşağıya atılıp kayalara vuran dalgalara gömülmesini buyururdu”[1]
Tarih boyunca saraylar hesap edilmiş etkileriyle haşmetli, kudretli ve dehşetlidir.
Herkesi etkilemesi için inşa edilmiş görkemli yapılardır.
Neden böyle yapılar? Neden böyle saraylar? Neden dehşetli ve kudretliler?
Hitler’in mimarı ve Silahlanma Bakanı Albert Speer “Hatıralarım” adlı kitabında anlatıyor:
“Hitler’e göre mimari yapılar inşa etmek, kendi dönemi ile ruhunu gelecek nesillere aktarmanın bir yoluydu ve bunu çevresine anlatmayı severdi.Sonuçta, tarihin önemli dönemlerinin o zamana has anıtsal yapılar vasıtası ile hatırlanacağı görüşündeydi. Roma İmparatorluğu’nun hükümdarlarındangeriye ne kalmıştı ki? Binaları olmasaydı onlar için bugün ne tanıklık edecekti? Ona göre bir milletin tarihinde zayıflık dönemleri her zaman olabilirdi; ancak böyle durumlarda da eski gücü hatırlatacak mimari yapılara ihtiyaç vardı. Elbette yeni bir ulusal bilinç yalnızca bu argümanla uyandırılamazdı. Uzun bir çöküş döneminden sonra ulusal yücelik hisse yeniden alevlenecekse, ataların inşa ettiği anıtlar en etkili eserler olmalıydı. Mussolini’nin yeni bir imparatorluk fikrini halka tanıtmak istediğinde eski Roma kahraman ruhuna atıfta bulunmasına olanak tanıyordu. Gelecek yüzyılların Almanya’sına da bizim inşa ettiğimiz yapılarımız hitap etmeliydi. Hitler, bu gerekçeyle bir yapı anlayışının değerini hep vurgulamıştır.”[2]
Deneme, deneme bir, iki, üç… Deneme, deneme bir, iki, üç…
Ses kontrol, ses kontrol... Bir, iki deneme…
Adliye’nin duruşma salonu içinde mikrofonla “ses” denemesi yapılıyor… Bunlar, onlar.
Çünkü o kadar kocaman, o kadar heybetli ve o kadar birbirinden uzak mekanların birleştirilmiş hali gibiydi ki “duruşma salonu”; ne duyarsınız ne görürsünüz ne hissedebilirsiniz.
Sanıkları görmezsiniz… Avukat meslektaşımız söyledi, belki SEGBİS kayıtlarında çıkar.
Tutuklu, tutuksuz sanıklara ayrılan yer; Yusuf’un kuyusu![3]
Yusuf’un kuyusu gibi bir yerden eğer sanık gözükürse ve size bakarsa belki görebilirsiniz!
Kuyular sadece ve sadece insanlara su vermek için açılır!
Kim bilir kaç kişilik. Teknoloji müthiş! Görkemli bina teknolojiyle birleşmiş…
Ses için eğer yetmezse diye tavandan sarkan mikrofonlar var.
Sesinizi duyurmanız için oturulan yerlerde mikrofon var ama açılmasına bağlı. Yeşil yanarsa kapalı, kırmız yanarsa açık; konuşabilirsiniz! Sanki konuşmanın yasak olduğunu kırmızı ışık sürekli hatırlatıyormuş gibi bir terslik var ama yeşil ışık yanınca, kapalı olduğu anlaşılıyor… Konuşmadan önce ses kontrolü yapılıyor ve sesiniz geliyorsa varsınız; sesiniz kapalıysa yoksunuz. Sesiniz varsa, mikrofonuz açıksa; varsınız. Yoksa, yoksunuz!
Beğeniye açık değil… Beğenmezseniz gelmezsiniz o zaman! Karar size kalmış, durum bu!
Duruşma salonunda hakimler için yapılan yer salonun en dibine yerleştirilmiş, çok uzakta… Çok yüksekte… Erişebilirsen eriş! Görebilirsen gör… Zaten mahkemeye ulaşmadan önce savcılık “makamına” ait yer var. En önde mi, önde… Görmemek mümkün değil! Onu görmeden geçilemez. Yeri yüksek mi yüksek… Avukat meslektaşımız hatırlattı. Savcının oturuşuna göre sırtı “Adalet mülkün temelidir” yazısına dönük… Oturma yerini öyle yaptıkları için zorunluluktan mı yoksa bilinerek mi yapılmış belli değil; iddia makamı adaletin mülküne ve temeline arkası dönük. Yüzü ise sanıklara dönük. Mahkeme heyetine de sırtı dönük oturmak mecburiyetinde. Diyeceği varsa kafasını arkaya çevirerek konuşması gerekiyor.
Mimarlar öyle çizmiş herhalde ve inşaatçılar da böyle inşa etmiş. Görkemli ve ihtişamlı!
10 numara olmuş sanki ve bu duruşma salonunu yaparken kimse kimseye sormamış mı acaba?
Gazeteciler salonda var mı? Fark etmek için dürbün kullanabilirsiniz. Şaka değil, varlıkları duruşma salonunda “şaka” gibi konumlandırılmış bir yerdeler ve salonun en sonuna yakın oturtulmuşlar. Çıkış kapısına yakın ve belki de “istenmeyenler… Gazetecilerin duruşma salonuna girmeleri her gün ayrı bir dert! Renkleri turkuaz olacak. Öyle olsa bile kimlikleri “dağıtılan kartlara” bağlı… Kart yok, giriş yasak! Gazeteci olup olmadıklarına kararı kim veriyorsa; renk yoksa duruşma yok, haber hiç yok! Kendileri haber… Salonda bu kadar uzaktan gerçekler, haberler, duruşlar, tepkiler, sözler fark ediliyor mu bilinmez. Hiçbir haber yorumlara ve muhtemel eleştirilere imkân tanımayacak şekilde ulaşılmaz yükseklikte… Ulaşılmaz! Bilgi edinme hakkı ve gerçekleri görerek fikir sahibi olmak diye bir şey kalmamış. Koskocaman teknolojik görüntüden görmeye bağlanmış gerçeklerle yetinmeleri istenen gazeteciler; Kaf Dağı’nın ardında ne var bilemiyorlar!
Ne sanık görürler ne mahkeme heyetini! Ama ortada durup duran savcılık makamını görmemek olası değil. Dinleyicilere yakın duruyorlar. Dinleyiciler zaten salonun en dibinde.
Varken, yoklar! Görebilirlerse görürler, görürlerse ve tanıyabilirlerse tanırlar!
Ne insan ne mimarlık ve ne de bir yer! İnsanı araç olarak bile görmeyen bir devasa mekân!
Tiberius gelsin görsün; insanları görkemiyle etkilemek nasıl oluyormuş!
İnsan ve mimarlık, yok! Ne derseniz deyin!
İnsanı amaçlamayan bir mimarlık ne özgür ve ne özerktir…
Cezaevi içinde yapılan böyle bir duruşma salonu hangi adliyeye mensupsa; mensubiyeti yok
Cezaevi içinde yapılan böyle bir duruşma salonu; kimliksiz!
“Kamu yapıları için kimlik önemlidir. Tüm kamu yapılarını tek bir potada belirtmek kimlik açısından doğru değildir. Kamu yapıları çeşitli programlar içerirler. Bu yapıların kimlikleri kendi programlarına göre değişmelidir. Eğitim, adalet, yönetim yapısı arasında farklar olmalıdır. Adalet saraylarının baskı kurması gerekmez. Bu sebeple adalet yapılarının anıtsallığına karşıyım. Adalet binalarının adaleti aramaya gelen insanlara hitap ettiğini unutmamamız gerekir. Adaletin gücünü temsil eden, ağırlaştıran ve vatandaşın üzerinde ezici baskı yaratan tarzı doğru bulmuyorum.(…)”[4]
Kimliksiz, devasa, görkemli, kudretli, kocaman bir binadan “duruşma salonu” olmaz.
İnsan onuruna aykırıdır demek bile böyle bir duruşma salonunu tarif etmiyor.
İnsanlar; mekanlarla baskılanarak adalet dağıtılamaz.
Tüm zamanların hukukunda amaç insan değil midir?
[1] Waller R. Newell, Tiranlar – Gücün, Adaletsizliğin ve Terörün Tarihi, Çev. Dilek Şendil, Yapı Kredi Yayınları, 2020, 304 sayfa, s. 11.
[2] Albert Speer, Üçüncü Reich Yılları: Hatıralarım, Çev. Emir Öngüner, Kronik Kitap, 2026, 632 sayfa, s. 72-78 .
[3] Thomas Mann, Yusuf ve Kardeşleri/Yusuf’un Gençliği 2. Cilt, Çev. Zeki Cemil Arda, Hece Yayınları, 2019, 312 sayfa, s. 187-200.
[4] Günümüz Adalet Sarayları Üzerine Bir Sorgulama. Yrd. Doç. Dr. Hakan Sağlam’ın yazısında yer alan Cem Açıkkol görüşü. Tartışmalar için bkz: Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde Prof. Dr. Aysu Akalın tarafından “Mekânsal İmajın Oluşumu ve Yapısı Bağlamında Algısal Süreç” başlıklı yüksek lisans / doktora dersi kapsamında, 2011-2012 dönemi 2. yarıyılında “Adalet Saraylarında İmaj Arayışları” teması ile yürütülen çalışmada D. Özden ve A. Özdemir’in gerçekleştirdiği söyleşilerde yer almıştır. Mimarlık Dergisi, Mart-Nisan 2013, Sayı 384.