Birkaç gün önce Meclis kürsüsünde iktidarın savunduğu yasayı sert biçimde eleştiren İYİ Parti Aydın Milletvekili Ömer Karakaş’ın, 14 Ağustos’ta AKP’ye katılması, Türkiye siyasetinde artık şaşırtıcılığını bile hızla kaybeden görüntülerden biri. Karşısında durduğu siyasi çizginin içine bu kadar kısa sürede girebilmek, insanın siyasi konumu ile benimsediği değerler arasındaki ilişkinin ne kadar zayıflayabildiğini düşündürüyor.
Burada mesele yalnızca bir milletvekilinin parti değiştirmesi ya da onun karakteri hakkında bir hüküm vermek değil. Asıl mesele, ilke ile konum arasındaki ilişkinin, insanın içinde yaşadığı toplumsal koşullar altında nasıl aşınabildiğidir. Karakaş’ın kısa süre içinde savunduğu siyasi çizginin karşısından onun içine geçmesi, bunun somut bir örneği olarak okunabilir. Burada sorun yalnızca kişisel bir tutarsızlık değil, ilkenin toplumsal ağırlığını giderek yitirmesidir.
İnsanlar kendi başlarına var olmazlar. Ekonomik düzenin, çalışma hayatının, sınıfsal ilişkilerin ve kültürel değerlerin içinde yaşarlar. Bu koşullar, neyi önemli gördüğümüzü, başarıdan ne anladığımızı ve başkalarına karşı ne kadar sorumluluk hissettiğimizi etkiler.
Neoliberal düzenin önemli sonuçlarından biri, rekabeti hayatın doğal kuralı haline getirirken insanın kendi geleceğinin sorumluluğunu da giderek daha fazla kendi üzerine yıkmasıdır. İşsizlik, yoksulluk ya da başarısızlık toplumsal ilişkilerin sonucu olmaktan çıkarılıp bireyin kişisel hesabına yazılır. İnsan sürekli kendisini geliştirmesi, pazarlaması, konumunu koruması ve kaybetmemesi gereken bir varlık olarak görülür.
Böyle bir dünyada “Ben buradan ne kazanırım?” sorusu, “Bunun başkaları için anlamı nedir?” sorusunun önüne geçebilir. İlkeye bağlı kalmak, kişinin önüne bir bedel çıkardığında daha zor hale gelir.
İnsanların neye inandığını anlamanın sağlam yollarından biri, inandıkları şeyin kendi çıkarlarıyla çatıştığı ana bakmaktır. Rahat zamanlarda herkes ilkelerden söz edebilir. Duruş, önünde bir bedel belirdiğinde anlam kazanır.
Bir makamı, geliri, çevreyi, güvenliği ya da gelecekteki imkânlarını korumak ile doğru bildiği şey karşı karşıya geldiğinde insanın hangi tarafa yöneldiği, etik hakkında söylediklerinden daha fazla şey anlatır.
Etik de burada başlar. İnsan, yapabileceği her şeyi yapmamak, kazanabileceği halde bazı kazançlardan vazgeçmek ve kendi çıkarına uygun düşmediği halde başkasının hakkını savunmak zorunda kalabilir. Fakat etik tutumun bedeli de sınıfsaldır. Hayatını sürdürebilmek için ücretine bağımlı olan bir işçinin işyerindeki haksızlığa itiraz etmesiyle, ekonomik gücü ve sosyal çevresi sayesinde sonuçlarından daha kolay korunabilecek bir yöneticinin itiraz etmesi aynı koşullarda gerçekleşmez.
Dolayısıyla mesele, etiğin sınıfa göre değişmesi değil, etik bir tutumun gerektirdiği bedeli ödeme imkânının eşit olmamasıdır.
Bu noktada yabancılaşma yalnızca insanın yaptığı işe duyduğu ilgisizlik olarak anlaşılmamalı. İnsan, kendi hayatını belirleyen ilişkiler üzerinde söz sahibi olmaktan uzaklaştıkça yaptığı şey ile kendisi arasındaki bağ da zayıflar.
Marx’ın emek üzerinden tartıştığı yabancılaşma fikrinin bugün de önemli olan taraflarından biri budur. Sabah işe giden, bütün gün çalışan ama yaptığı işin nasıl kullanılacağına, ortaya çıkan değerin nasıl paylaşılacağına ya da çalışma koşullarına karar veremeyen insanı düşünelim. Sorun yalnızca işini sevip sevmemesi değildir, kendi hayatının önemli bir bölümünü belirleyen koşullar üzerinde giderek daha az söz sahibi olmasıdır.
Neoliberal dönemde bunun üzerine başka bir yük daha biner. İnsan, içinde bulunduğu koşulların sonuçlarından da tek başına sorumlu tutulur. Böylece toplumsal ilişkilerin ürettiği sorunlar bireysel başarısızlıklara dönüşür. İnsan, düzeni değiştirmek yerine düzenin kendisinden istediği kişiye dönüşmeye başlar. Daha rekabetçi, daha kullanışlı ve daha pragmatik biri olmaya çalışır.
Bir süre sonra insanın elinden yalnızca güvence değil, ölçü de alınabilir. Dün savunduğu bir düşünceden bugün vazgeçmesi artık bir çelişki olarak görünmeyebilir. Her değişimin bir gerekçesi vardır. Koşullar değişmiştir, insan değişmiştir, zaman değişmiştir. Fakat bütün bu gerekçeler bir araya geldiğinde insanın davranışlarını değerlendireceği ortak bir ölçü ortadan kalkabilir.
Buradaki boşluk, hiçbir şey yapmamak değildir. Tam tersine insan çok çalışabilir, çok kazanabilir, makam sahibi olabilir, sürekli bir şeylerin peşinden koşabilir. Fakat “Nasıl bir hayat yaşamalıyım?” sorusunun yerini “Nasıl daha başarılı olabilirim?” sorusu aldığında başarı ile anlam arasındaki fark silinmeye başlar.
“Bira, tu başî? Gelo çavên te diêşin?”
Bahman Ghobadi’nin Kaplumbağalar da Uçar filminde, savaşın ortasında yaşayan çocukların dünyasında hayatın olağan ölçüleri çoktan bozulmuştur. Mayınlar, ölüm, yoksulluk ve yerinden edilme günlük hayatın parçasıdır. Agrin, küçük kardeşi Riga’yı sırtında taşır. Bir noktada ona Kürtçe sorar:
“Bira, tu başî? Gelo çavên te diêşin?” (Kardeşim, iyi misin? Gözlerin acıyor mu?)
Bu cümlenin gücü, dokunaklı olmasından önce başka bir şeyi göstermesinde. Agrin kendi acısının içindeyken kardeşinin acısını fark ediyor. Kendi korkusuna, yorgunluğuna ve çaresizliğine bütünüyle kapanmadığında başka bir insanın varlığını hesaba katabiliyor.
Etik davranışın en temel biçimlerinden biri de başkasının hayatını kendi hayatının dışında bırakmamaktır.
Sınıf meselesi de burada başka bir anlam kazanır. Dayanışma yalnızca güzel bir duygu değildir. Tek başına işverene karşı güçsüz olan işçilerin bir araya gelmesi, tek başına hakkını alamayan insanların birlikte mücadele etmesi; sendika, grev, kooperatif ve mahalle dayanışması gibi biçimler, insanların hayatlarının zaten birbirine bağlı olduğunu fark etmelerinin sonuçlarıdır.
İnsan sonunda kime?
Julius Fučík’in hikâyesi bu düşünceyi daha ileri taşır. Çekoslovak gazeteci ve komünist Fučík, Nazi işgali sırasında direniş çalışmaları nedeniyle tutuklandı ve Pankrác Hapishanesi’nde Darağacında Notlar’ı yazdı. Metni gizlice dışarı çıkarıldı, Fučík 1943’te Berlin’de idam edildi.
Onun hikâyesinde önemli olan, onu kusursuz bir kahraman olarak anlatmak değil, ölümünün yaklaştığını bildiği bir anda düşüncesinin yönünü kendisinden çevirebilmesidir. Metnin sonunda şöyle yazar:
“Lidé, měl jsem vás rád. Bděte!” (İnsanlar, sizi sevdim. Uyanık olun!)
Önünde artık kişisel bir gelecek bulunmuyor. Kariyer, makam, kazanç, güvenlik ve daha iyi bir hayat kurma ihtimali kapanmış. Buna rağmen son düşüncesi kendisi değil, geride kalacak insanlardır. “Hayatta seyirci yoktur” der. İnsan, yaşadığı dünyanın dışında duran bir seyirci değil, onun içinde, sonuçlarından sorumlu bir öznedir.
Agrin’in sorusuyla Fučík’in cümlesi arasında büyük tarihsel farklar var. Yine de ikisi aynı temel gerçeği gösteriyor: İnsan kendisini kendi varlığıyla sınırlamadığında başka bir hayat mümkün hale geliyor. Başkasının acısı kendi hayatının dışında kalmıyor, insanın geleceği de yalnızca kendi geleceği olmaktan çıkıyor.
Bugün insanlara kendi hayatlarını tek başına kurtarmaları gerektiği anlatılıyor. Böyle bir düzende başkasının yükünü taşımak irrasyonel, dayanışma maliyetli, bir ilkeye bağlı kalmak ise göze alınması zor bir davranış gibi görünebiliyor.
Oysa insanı insan yapan şeylerden biri, kendtoplisini başkalarından ayıran sınırların ötesini görebilmesidir. İnsanların birbirlerine ihtiyaç duyduğunu fark etmeleri, ortak çıkarlarını tanımaları ve bu ortaklık için bedel ödemeyi göze almaları, başka türlü bir toplum kurmanın maddi koşullarından biridir.
Belki bugün üzerine düşünmemiz gereken soru, insanın ne kadar alçalabileceği değildir. Daha zor olanı şudur: Bunca yabancılaşmaya, rekabete ve yalnızlaştırmaya rağmen insan neden hâlâ başkasının acısını kendi meselesi olarak görebiliyor?
Agrin’in sorusu bunun en yalın cevabını veriyor:
“Kardeşim, iyi misin? Gözlerin acıyor mu?”