“Dünya tasarım başkenti” dendiğinde insanın aklına önce tasarımcıların, sergilerin, yeni ürünlerin ve büyük mimari projelerin öne çıktığı bir kent festivali gelebilir. Oysa “World Design Capital” (Dünya Tasarım Başkenti) programı, bundan biraz daha farklı bir iddia taşıyor. “World Design Organization” (Dünya Tasarım Organizasyonu) tarafından iki yılda bir verilen bu unvan, tasarımı yalnızca estetik veya ekonomik bir faaliyet olarak değil, kentlerin yaşam kalitesini dönüştürebilecek bir araç olarak ele alan kentlere değer görülüyor.
İstanbul geçmişte iki kez başvuru yaptı ve bu ünvanı alamadı. 2026’IN TASARIM BAŞKENTİ Bu yılın Dünya Tasarım Başkenti ise Frankfurt, daha doğrusu yalnızca Frankfurt değil, Frankfurt RheinMain bölgesi. Böylece ilk kez Almanya’dan tek bir kent yerine Frankfurt, Offenbach, Darmstadt, Wiesbaden ve çevresindeki yerleşimleri kapsayan bütün bir bölge bu unvanı taşıyor.
Programın temel yaklaşımı da bunu açıkça belli ediyor: Mesele yeni bir sandalye, yeni bir bina veya yeni bir logo göstermek değil, birlikte yaşamanın koşullarını yeniden düşünmek olarak ele alınıyor. 2026 programının ana fikri “Design for Democracy” (Demokrasi için Tasarım) olarak belirlendi. Frankfurt RheinMain’in sorduğu bu soru basit gibi algılansa da oldukça büyük: Tasarım, demokrasi için ne yapabilir?
Demokrasi gerçekten tasarlanabilir mi? Program 16 Ocak’ta Darmstadt’taki Centralstation’da yapılan büyük açılışla başladı. Hessen Eyaleti Başbakanı Boris Rhein’in de katıldığı gecede, kent sosyolojisi ve planlama alanındaki çalışmalarıyla tanınan Martina Löw ana konuşmayı yaptı.
Frankfurt RheinMain böylece 2026 boyunca bölgeyi bir tür “tasarım laboratuvarı”na dönüştürme niyetini resmen ilan etmiş oldu. Hemen ardından gelen etkinliklere bakınca bu laboratuvarın ne anlama geldiği daha iyi anlaşılıyor. 17 Ocak’taki “Design = Feminism” (Tasarım = Feminizm), tasarımı feminist kent pratikleri, bakım, kapsayıcılık ve toplumsal eşitlik üzerinden tartıştı.
24 Ocak’ta Frankfurt’taki Museum Angewandte Kunst içinde açılan WDC Hub, yıl boyunca kullanılacak kalıcı buluşma noktası oldu. Burası bilinen anlamda bir sergi alanından çok atölyelerin, tartışmaların, deneylerin ve farklı toplulukların bir araya geleceği yaşayan bir merkez olarak tasarlandı. İlk dönemin üçüncü önemli hamlesi ise tasarımın müzeden dışarı çıkmasıydı.
Nisan ayında başlayan WDC Pavilion Tour, taşınabilir bir yapıyı Frankfurt RheinMain bölgesinin farklı kent ve meydanlarına götürdü. Böylece “tasarım başkenti” fikri Frankfurt merkezinde yapılan etkinliklerle kalmadı, bölgenin gündelik yaşamına yayıldı. Program eylül sonuna kadar farklı duraklarda devam ediyor.
Haziranda düzenlenen “Open Design Week” (Açık Tasarım Haftası), temmuz ve ağustos aylaırndaki WDC Campus ile Module Festival de yılın ilk yarısındaki büyük ölçekli buluşmaları oluşturdu. Ancak bana göre Frankfurt deneyinin asıl ilginç bölümü şimdi başlıyor. TASARIM SİYASETE YAKLAŞIYOR Program, eylül-aralık dönemini açık biçimde “Design in Dialogue: in Politics and Society” (Diyalog İçinde Tasarım: Siyaset ve Toplumda) başlığı altında topluyor.
Yani tasarım artık nesnelerden, sergilerden ve yaratıcı endüstrilerden giderek uzaklaşıp doğrudan kamu yönetimi, yurttaş katılımı ve siyasal karar mekanizmalarına yaklaşıyor. Eylül programında bile bunun küçük ama anlamlı örnekleri var. DemokratieKioske, kamusal alanlara yerleştirilen demokrasi kioskları aracılığıyla insanların toplumsal ve politik sorular üzerine fikirlerini paylaşmasını sağlıyor.
Object Oriented Democracy ise nesnelerle demokrasi arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Museum Angewandte Kunst’taki Shifting Objects – Shifting Values (Değişen Nesneler – Değişen Değerler), 20 Eylül-11 Ekim arasında nesnelerin değişen toplumsal değerlerini ele alacak. Ekimde program, mimarlık ve ortak yaşam tartışmalarını sürdürürken bütün yılın politik ağırlık merkezi kasım ayında ortaya çıkacak.
DEVLET DE TASARIMA GEREKSİNİM DUYUYOR MU? 11-14 Kasım arasında düzenlenecek “Design Policy Days – Future Needs Design” (Tasarım Politikası Günleri – Gelecek Tasarım Gerektirir), Dünya Tasarım Başkenti yılının finalini oluşturacak. 11 Kasım’da Wiesbaden’deki “The State Needs Design” (Devlet Tasarıma Gereksinim Duyuyor), kamu hizmetlerinin ve bürokrasinin yurttaş merkezli biçimde yeniden tasarlanmasını tartışacak.
Hizmet tasarımı, artık bir şirketin müşterisine daha iyi hizmet vermesi için değil, devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin iyileştirilmesi için kullanılacak. 12 Kasım’daki “Dissent Needs Design” (Muhalefet Tasarıma Gereksinim Duyuyor), tasarımcının kamusal alandaki politik rolüne odaklanacak. 13 Kasım’da Goethe Üniversitesi’nde yapılacak “Democracy Needs Design” (Demokrasi Tasarıma Gereksinim Duyuyor) ise tasarım ile kurumsal politika arasındaki ilişkiyi doğrudan masaya yatırıyor: Tasarım siyasi karar alma süreçlerine nasıl girebilir?
Politikanın kendisini bir tasarım alanı olarak görmek mümkün mü? 14 Kasım’da bütün bu tartışmalar, Almanya’nın demokrasi tarihinde özel bir yere sahip olan Frankfurt Paulskirche’de yapılacak “Design Assembly” (Tasarım Buluşması) ile bir araya gelecek. Aynı akşam Frankfurt RheinMain, Dünya Tasarım Başkenti unvanını 2028 için Güney Kore’nin Busan kentine devredecek.
Yetkililer geride yalnızca yüzlerce etkinlik bırakmak istemiyorlar. Yıl boyunca üretilen deneyimlerin “Frankfurt RheinMain Design Action Plan” (Frankfurt RheinMain Tasarım Eylem Planı) ismi altında somut kamu politikası önerilerine dönüştürülmesi hedefleniyor. Genel anlamda tasarım hâlâ çoğunlukla biçim, ürün, bina, marka veya estetik üzerinden konuşuliyor.
Frankfurt ise tasarımın alanını genişletiyor: Bir belediye hizmetinin anlaşılabilir olması da tasarım, insanların söz sahibi olabileceği bir meydan yaratmak da. Bir oy pusulası, bir kamu kurumunun internet sitesi, bir mahalledeki bank, bir gölgelik, hatta insanların birbirleriyle nasıl karşılaşacağı bile tasarım konusudur. Bu açıdan bakınca “Dünya Tasarım Başkenti” olmak, kentin en güzel tasarımlara sahip olması anlamına gelmiyor.
Tam tersine, tasarım yoluyla daha iyi sorular sorabilen bir kent olmak anlamına geliyor. Frankfurt’un 2026 boyunca sorduğu soru bizim kentlerimiz için de fazlasıyla geçerli: Nasıl bir arada yaşamak istiyoruz ve bunu tasarlamaya nereden başlayacağız?