Yazı, sürpriz bozan içerir. Ürkütücü negatif efektiyle yakın planda gördüğümüz bir çift göz ve hemen ardından kulağımıza çalınan besteci Bernard Herrmann’ın tanıdık notaları... İlki Martin Scorsese’nin uyarlamasından, diğeri ise 1962 tarihli filmden gelen bu estetik yaklaşım, “Cape Fear”ın Apple TV uyarlamasının yönünü en başından itibaren açık ediyor.
1957 tarihli The Executioners romanının üçüncü uyarlaması, hikâyeyi modern olgularla ve yeni karakterlerle genişletip dizileştirirken, selefi iki filmi takip etmeyi de ihmal etmiyor. FARKLI YORUMLAR Max Cady isimli eski bir mahkûmun, hapse girmesinden sorumlu tuttuğu avukattan intikam almak isterken terörize ettiği ailenin hikâyesi, önce 1962'de J. Lee Thompson’la ardından da 1991 yılında Martin Scorsese’nin kamerasıyla gerilim dolu harika iki filme dönüştü.
Zira Max Cady’ye hayat veren Robert Mitchum’un dingin, soğukkanlı canavar yorumu ile Robert De Niro’nun dini fanatizmle bütünleşen delilik hali her iki filmi çarpıcı kılmayı başardı. Martin Scorsese öyküyü sinemaya uyarlarken, öncül filmin müziklerini yeniden kullanmakla kalmadı, Robert Mitchum ile Gregory Peck’e de farklı rollerde filminde yer verdi. Öyküyü ekrana uyarlayan Nick Antosca ise yine bu geleneği devam ettiriyor ve sırf yakın plan göz çekimleri, kamera hareketleri gibi biçimsel tercihlerle değil, 91’de Bowden çiftinin kızlarına yaşam veren Juliette Lewis’i de kadrosuna dahil ederek “Cape Fear” mirasını devam ettiriyor.
Hatta bu anlayışın izlerini, yeni Max Cady olarak karşımıza çıkan Javier Bardem’de sürdürmek mümkün oluyor. Çünkü Robert Mitchum’un kullandığı şapkadan ve giydiği giysilerden De Niro’nun bedenindeki “gerçek ve adalet” yazılı dövmelerine değin pek çok detay Bardem’in Cady’sinde mevcut. Öyle ki Cape Fear’dan bağımsız olarak, Robert Mitchum’un “The Night of the Hunter” (1955) filmindeki karakterini hatırlatan dövmeler bile var.
Öte yandan Bardem için kurgulanan antagonist, dizide daha çok karizmatik kötü olarak belirleniyor ve bu bakımdan Mitchum’un ve De Niro’nun canlandırdıkları karakterlerden ayrılıyor. Hatta dizi, Cady’nin geçmiş sebebiyle onu neredeyse aklama girişiminde bulunurken, Bowden ailesine ise “yozlaşmış” bir kılıf giydirmeye çalışıyor. ÇAĞDAŞ ANLATI Romandan ve filmlerden devraldığı mirası genişletirken günümüzde kolaylıkla intikam aracı olabilecek sosyal medya ve yapay zekâ kullanımı gibi olguları da öyküsüne eklemleyen dizi, modern anlatı kurallarına uygun bir biçimde protagonist olarak bir kadın figürünü belirliyor.
Ana hikâyede daha geri planda kalan eş, dizide avukat Anna Bowden olarak kurgulanıyor ve eski savcı eşi Tom Bowden’la birlikte Max Cady’yi mahkûm eden kişiler olarak yorumlanıyor. Romandaki ana karakter iki kişiye ayrılmış gibi görünse de aslında Anna, Cady’nin hapse girmesinin asıl sorumlusu ve neticede, tüm bir kaosu çözmesi gereken asıl kimse olarak konumlanıyor. Max Cady’nin suçu ise dizide daha farklı ve bu bir bakıma, Bardem’in “çekici kötü” yorumuna katkı sağlıyor.
Dahası, romana yaklaşan bir tercihle, ailenin bu kez iki çocuğu var ve bunalımlı oğul Zack (Joe Anders) ile ablası Natalie (Lily Collias), Max Cady’nin planlarını tıkır tıkır işletmesine olanak veren “her şeyden habersiz” çocuklar olarak karşımıza çıkıyorlar. Ancak bana göre dizinin akışını bozan asıl mesele burada yatıyor. Max Cady’nin gerçek anlamda ailenin yaşamını cehenneme çeviren planları, her bir olayda daha da büyüyerek anlatının gerilim havzasını kusursuz bir biçimde besliyor.
Her bir durum, bir şekilde inandırıcı oluyor ve olması gerektiği gibi Cady’nin işin içinden sıyrılmasını makul bulmamızı sağlıyor. Ancak bir noktadan sonra, Zack ve Natalie'nin davranışları o kadar tuhaf hale geliyor ki Cady’nin onları kolayca “avlamasına” hak vermeye başlıyorsunuz. Şaka bir yana, dizinin karakterlerini yeniden yorumlarken yer yer terazinin dengesine müdahale etmesinde bir sakınca görmüyorum.
Ancak Zack ve Natalie’nin, ailenin bütün uyarılarına karşın bu denli “körü körüne kötülüğe giden basmakalıp karakterlere” dönüşmeleri, dizinin ürettiği “kandırılan çocuk” fikrine rağmen işlemiyor. Son olarak, Cape Fear’ın her bir karakterini detaylandırma girişimini heyecan verici bulduğumu ve Amy Adams ile Patrick Wilson performanslarıyla gölgede kalmamayı başardıklarını söyleyebilirim. Ancak sonuçta bu “kötüsüyle” öne çıkan bir hikâye ve özellikle Cady’nin geçmişiyle yüklenen kırılganlığı, karakteri daha somut ve daha gerçek kılıyor.
Ve elbette Bardem, bu kötüyü yüceltmenin bir yolunu bularak bize bildiğimiz bir hikâyeyi, yeniden, hem de 10 bölümde, soluksuz bir şekilde izletmeyi başarıyor. Puanım: 7/10