sondakika.com
Son Dakika

‘Lanet, insanın yüzleşmek istemedikleri’

Ferit Karahan, Toronto Film Festivali’nin Ana Yarışma Bölümü’ne seçilen Cinlerin Düğününde kişisel hafızayla toplumsal geçmişi, gerçeklikle söylenceleri bir araya getiriyor. Karahan ile kuşaktan kuşağa aktarılan suçları ve sessizlikleri, büyülü gerçekçiliğe yönelişini, çocukluğundan filme sızan a…

Fotoğraf: Cumhuriyet

- Cennetten Kovulmak politik kaygısı yüksek bir filmdi. Okul Tıraşı ise bir okulun duvarları arasına sıkıştırdı kavgalı olduğu meseleleri, fakat sinsice -olumlu anlamda kullanıyorum- anlattı otorite ve baskı karşıtlığını. Cinlerin Düğünü de yine siyasi bir film aslında çünkü geçmişle derdi var.

Sinema dilinizden bahsedelim öncelikle biraz, çünkü bu filmle birlikte bir stil/akım olarak büyülü gerçekçilik de işin içine giriyor. Bundan sonrasında nasıl olacak üslubunuz/yönünüz? Açıkçası ben politik olmayan bir sanat eserinin var olduğuna inanmıyorum.

Çünkü sanat, ister istemez dünyaya nasıl baktığını, neyi görünür kıldığını ve neyi görünmez bıraktığını seçer. Bu seçimin kendisi bile politik bir tavırdır. Ben, iktidarın insanın hayatına nasıl sızdığıyla ilgileniyorum.

İktidarı yalnızca devletle, kurumlarla ya da açık baskıyla sınırlı bir şey olarak görmüyorum. Ailenin içinde, okulda, kadınla erkek arasında, kardeşler arasında, hatta insanın kendisiyle kurduğu ilişkide bile yeniden üretiliyor. Bir süre sonra insan yalnızca iktidara maruz kalmıyor; farkında olmadan onun taşıyıcısına da dönüşüyor.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerçeklik o kadar sert, bazen o kadar akıldışı ki, ben bile bunları çocuğuma anlatırken gerçeküstü öğelere ihtiyaç duyuyorum. Bunu gerçekliği hafifletmek ya da ondan kaçmak için değil; tam tersine, o gerçekliği katlanılabilir kılmak için yapıyorum. Belki büyülü gerçekçilikle ilişkim de burada başladı.

Cinler, rüyalar, söylenceler ya da görünmeyen şeyler benim için gerçekliğin alternatifi değil; gerçekliğin başka bir katmanı. Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor. Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor.

Aslında Cinlerin Düğünü’yle birlikte beni uzun zamandır aradığım bir sinema diline yaklaştıran bir şey bulduğumu hissediyorum. Gerçeklikle gerçeküstünün, kişisel hafızayla toplumsal hafızanın, bugünün dünyasıyla mitlerin ve söylencelerin yan yana durabildiği bir dil bu. - Cinlerin Düğünü filminin çıkış noktası neydi? Yazım süreci nasıl ilerledi?

Çekimler nasıldı? Biraz filmin gelişim aşamalarından bahsedebilir miyiz? Filme başlamadan fikir olarak bende dönüp duran bir cümle vardı.

“Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini gerçekten değiştirebilir mi?” sorusu beni bu filmi yapmaya itti. Filmi yazmaya başladığımda, sadece bu fikir vardı ve bu fikirle bir grup kardeşin, çocukluklarının son gününü yazacaktım. Çocukluk bölümü bitince, büyüklük hallerini görmek istedim ve bu sefer, gençliklerinin bittiği günü yazmaya karar verdim.

En sonunda da yaşamın onlar için bittiği günü yazdım. Sonra mekân aramaya başladık ve Erzincan’ın doğal bir plato olduğunu fark ettik. Orası benim için hikâyenin geçtiği bir fon değildi.

Bütün o coğrafyayı insanlardan daha uzun yaşayan bir hafıza gibi görmeye başladım. Çekime ara verdiğimiz günlerde şehirde zaman geçirmek yerine, kendimi bir nehir kenarında ya da bir dağın yamacında o coğrafyayı seyrederken buluyordum. Okul Tıraşı bitince, bir daha bu kadar zor bir film çekmem diye düşünürken, Cinlerin Düğünü gibi büyük bir projenin içinde kendimi bulmam, bu tür konularda peşin hükümlü olmamayı öğretti bana.

Filmin neredeyse her sahnesinde çok zorlandım. Setin ve oyuncu grubunun kalabalık olması kadar, çok uzun planlar çekmemin de bunda etkisi oldu. Uzun planlar benim için yalnızca biçimsel bir tercih değildi.

Bir sahneyi çok fazla parçalamadan çektiğinizde, zamanın kendisi de sahnenin bir parçası hâline geliyor. Oyuncu yalnızca kameranın önünde oynamıyor; mekânın, diğer oyuncuların ve zamanın içinde hareket ediyor. Ben de seyircinin yalnızca bir olayı görmesini değil, o olayın içinde bir süre kalmasını istedim. - Cinlerin Düğünü ismini duyduğunda pek çok seyirci bunun bir korku filmi olduğunu düşünebilir zira cin teması ülkemizde daha ziyade bu bağlamda ele alınıyor.

Siz, bu temayı sinematik bagajından koparıyor ve geçmişin günahlarıyla aktarılan lanet ekseninde açıklıyorsunuz ve birkaç kuşağa musallat oluşunu, ülkenin geçmişine ve alınan politik kararların sonuçlarına bağlıyorsunuz. Biraz burayı açabilir misiniz? Bana göre cinler de lanet de insanın yüzleşmek istemediği şeylerin başka bir dilde anlatılma biçimi.

Daha çok kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafıza gibi görüyorum. Bir kuşağın yüzleşmediği şey, sonraki kuşağın hayatına başka bir biçimde sızıyor. Çocuklar bazen kendilerinden önce verilmiş kararların, işlenmiş suçların ya da kurulmuş sessizliklerin sonuçlarını devralıyorlar.

Ne olduğunu tam olarak bilmeseler bile onun ağırlığını taşıyorlar. - Filminizde bir tren sekansı var. Bir kız çocuğunun kayboluşu ve ona yardım etmeye çalışan Deniz'in olduğu sahne. Fakat öyle bir sahne ki bu, zorla çay ikram eden teyze figüründen, kabadayılara değin bir tür toplum panoraması.

Ülkenin sert gerçekçiliğinden kastınız bu muydu? Bir parça öyle, evet, ama o sahne sadece bununla ilgili değil. Benim için asıl olarak, kendi kurtuluşunu bir başkasına yardım etmekte arayan bir adamın başarısızlığıyla ilgili.

Deniz o kız çocuğuna yardım etmeye çalışırken belki de farkında olmadan kendi hayatındaki bir şeyi onarmaya çalışıyor. Buna aslında melankoli diyoruz. Melankolide kişi, ne kaybettiğini bilir ama onda neyi kaybettiğini bilmez.

Bu yüzden bazen başkasını kurtarma arzusu, insanın kendinde kurtaramadığı bir şeyden doğuyor. - Cinlerin Düğünü de Okul Tıraşı'nın Berlinale Panorama Bölümü'nde aldığı ödülden sonra Toronto Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümüne seçildi. Bu konuda neler hissediyorsunuz? Filmleri nihayetinde seyirci için yapıyoruz.

Bir filmin başka ülkelerde, başka kıtalarda kendine seyirci bulması gerçekten çok güzel bir duygu. Ama tam da burada, daha evrensel olma kaygısıyla kendi bakışımızdan ve kimliğimizden taviz vermemek gerektiğini düşünüyorum. Bana göre evrensellik, yerelliğin törpülenmesiyle değil, derinleşmesiyle ortaya çıkıyor.

Bir hikâyenin dünyaya ulaşması için dünyaya benzemesi gerekmiyor; bazen ait olduğu yere ne kadar çok benzerse, o kadar uzağa gidebiliyor. - Filminizde zaman değişse de kişiler değişse de tekrar eden imgeler ve diyaloglar var. Bu sadece lanetle mi ilgili yoksa aynı zamanda, zamana rağmen hiçbir şeyin değişmediğiyle mi ilgili? Ya da başka bir sebebi var mı?

Lanetten ziyade hayatın tuhaf bir yasasıdır bu. İnsanlar değişir, kuşaklar değişir ama bazı davranışlar, cümleler ve arzular yeni bedenler bulur. Cinlerin Düğünü'nde aynı isimlerin, tutkuların ve hataların dönüp durması gibi.

Geçmiş geçmişte kalmaz, evin içinde yaşayan biri gibi bugüne karışır. Belki de insanın trajedisi geçmişini unutamaması değil, onu unuttuğuna inanabilmesidir. Buna bağlı olarak, soyağacını yazarken de isimleri bilerek tekrarladım; Deniz, Makbule, Ceren, Yasin, Halit ikinci kuşakta da var.

Seyircinin bunu ilk bakışta fark etmesini beklemiyordum aslında; daha çok bir sızıntı gibi düşünmüştüm. Bir isim, bir kader gibi taşınıyor kuşaktan kuşağa; siz onu bilmeseniz bile, isim sizi zaten bir yere bağlıyor. Bir aile bir ismi tekrar kullandığında, aslında bilmeden bir sözleşme yapar: “Bu çocuk, o kişinin yükünü de taşıyacak.” Ben bunu ürkütücü bulduğum kadar dokunaklı da buluyorum.

Çünkü insanlar bir ismi sevgiyle verirler ama farkında olmadan bir mirası da devrederler. - Okul Tıraşı'nın kişisel tarihinizle bir bağlantısı vardı. Cinlerin Düğünü'nde otobiyografik öğeler var mı? Az ya da çok, her anlatıya kendi hayatımızdan bir şeyler sızıyor.

Bunun aksinin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ne kadar kurmaca bir dünya kurarsanız kurun, ona kendi hafızanızdan, korkularınızdan ve tanıklıklarınızdan bakıyorsunuz. Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm.

Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var. Örneğin, annenin kazana sokulduğu sahne doğrudan çocukluğumdan geliyor. Dokuz yaşındaydım.

Kanser hastası olan ve artık ölmek üzere olan bir komşumuzun kardeşi bize gelip büyük bir kazan istemişti. Adam çok acı çekiyordu; ağrısını biraz olsun dindirebilmek için onu sıcak suya sokuyorlardı. O zaman bunun ne anlama geldiğini bütünüyle kavrayamıyordum ama görüntü bende kaldı.

Yıllar sonra senaryoyu yazarken o kazan yeniden karşıma çıktı. Otobiyografi sadece başınıza gelen olaylardan oluşmaz; içinde büyüdüğünüz dünyanın görüntüleri, sesleri, korkuları, ritüelleri de otobiyografinizin parçasıdır. - Üç kuşağa yayılan aile, kaderin döngüselliği ve doğaüstü unsurlarla bir parça Gabriel García Márquez'i anımsattı bu film bana. Filmlerinizde ve karakterlerinizde edebiyattan ilham aldığınızı biliyorum.

Cinlerin Düğünü'ndeki referanslarınız nelerdir? Klasik dramatik yapıda anlatı genellikle belirli dönüm noktaları etrafında ilerler. Hikâyenin bazı anları diğerlerinden daha önemli hâle gelir ve seyircinin dikkati özellikle o anlara yönlendirilir.

İnsan hayatı birkaç büyük olaydan değil, onların arasındaki sessizliklerden, bekleyişlerden ve küçük anlardan oluşuyor. Bu yüzden filmin her anının önemli olduğu bir yapı kurmaya çalıştım. Bana göre alışılageldik sinemanın problemi, izleyiciyi edilgen bir konumda tutması.

Bu benim total olarak kabul edemediğim ve aşmaya çalıştığım bir mesele. Örneğin bir roman okuduğunuzda, esasen bütün atmosferi siz kuruyorsunuz. Bu anlamda etken bir tüketim içine giriyorsunuz.

Benim de sinemada açmaya çalıştığım alana çok benziyor ve bu beni edebiyata yaklaştırıyor. Bu sebeple sadece Marquez değil, Juan Rulfo, Foulkner, Carpentier, Jorge Luis Borges, Asturias gibi yazarlardan çok etkilendiğimi belirtmeliyim. - Son olarak, geçmişe zincirlerle bağlanan bir film bu ve bu unsur, yalnızca metaforik değil. Sizce o zincirlerden kurtulmanın bir yolu var mı?

Ya da bu filmi yapma isteğinizin o zincirlerden kurtulmakla bir ilgisi var mı? Var aslında. Kendini tanımak.

Ama kendini tanımaktan kastım, insanın içinde saklı olan gerçek benliğini keşfetmesi değil. Biraz da nasıl o insan hâline geldiğini anlayabilmesi. Hangi değerleri gerçekten kendisinin seçtiğini, hangilerini ailesinden, çevresinden, yaşadığı zamandan devraldığını görebilmesi.

Çünkü bazen bize öğretilmiş bir hayatı kendi karakterimiz, bize verilmiş bir rolü kendi irademiz, yıllardır taşıdığımız bir zinciri de kaderimiz zannediyoruz. Belki özgürlük de tam burada başlıyor: İnsan, nasıl o kişi hâline geldiğini anladığında, aynı kişi olarak kalmak zorunda olmadığını fark edebilir.

Kaynak

Haberin tamamı, güncellemeleri ve fotoğraf galerisi için Cumhuriyet sayfasına gidin.

www.cumhuriyet.com.tr · Haberi kaynağında oku

Gündem haberleri

Tümü