Kaz Dağları’yla güçlü bir tarihsel ve kültürel bağa sahip Mehmetalan Köyü, Tahtacı Türkmenlerinin doğayla iç içe geçmiş kültürünü, ritüellerini ve kuşaktan kuşağa aktarılan belleğini bugün de yaşatıyor. Barış Atağ ve Oğuzhan Taflı’nın kurucuları olduğu, Derya Yücel’in direktörlüğünü yürüttüğü Doğaya Sanat programının konuk sanatçılarından sanatçı, akademisyen ve arşivci Murat Germen, Mehmetalan Köyü’nde bu kültürün ve coğrafyanın izlerini takip etti. Germen ile üç ayaklı sembolden doğayla kurulan ilişkiye, kültürel bellekten bölgedeki ekolojik baskılara uzanan çalışmasını konuştuk. - Doğaya Sanat programı kapsamında Mehmetalan Köyü’nde çalıştınız.
Tahtacı Türkmenlerinin yaşadığı bu coğrafyada nasıl bir öykünün peşine düştünüz? Öncelikle Mehmetalan Köyü ve Tahtacı Türkmenleri hakkında yapılmış iki adet belgeseli dikkatle izledim: “Çakırdiken” (Işıl Çağlar Narler, Yasin Ekşi, Sarp Karaer) ve “Ağaçeriler - Tahtacı Türkmenleri” (Elif Ertürk). Mehmetalan Köyü sakinlerinin samimiyetlerinden, doğaya yakınlıklarından, yüzyıllardır sürdürdükleri kültürlerine bağlılıklarından, kadına verdikleri eşit değerden çok etkilendim.
Birbiri ile uyumlu çeşitli mikro verilerden oluşan bir makro evrenin var olduğunu ve bunu kaydetmek için yollara düşmem gerektiğini idrak etmiş oldum. Yönetmen ve yapımcılara müteşekkirim. - Tahtacı Türkmenlerinin kültüründe Alevi inancı, ritüeller, doğayla kurulan ilişki ve gündelik yaşam iç içe geçiyor. Mehmetalan’da geçirdiğiniz süre boyunca bu kültürde sizi en çok etkileyen ne oldu?
İnsanların inançlarını dürüstçe, samimiyetle, candanlıkla ve doğaya saygıyla icra ediyor olmaları… Küresel “kurumsal” inanç sistemlerinin güç, para için nasıl istismar edildiğini görmek beni kahrediyor ve samimi bir tevekkül görmek insana umut veriyor. SEMBOLDEN KAMUSAL SANATA - Araştırmanız ve üretiminiz sırasında farklı yerlerde karşınıza çıkan, üç ayaklı bir sembolün izini sürdünüz.
Bu sembolün izini sürerken nelerle karşılaştınız? Bu simgeyi ilk olarak Elif Ertürk’ün belgeselinde gördüm. Çanakkale Ovacık, Çiftlikdere Türkmen köyleri mezarlıklarındaki doğal taş levhaların üzerine oyulmuş bu işaret belli ki Türkmenler için çok değerliydi ve peşine düşülmeliydi.
Bunu öğrendikten sonra her sahaya çıkışımda gözlerim bu imgeyi aradı ve birçok örneğini belgeledim. Çok sayıda fotoğrafın yan yanalığından oluşan işimi bu sembolü andıracak şekilde düzenledim. İşin büyük ebatlı bir versiyonu Mehmetalan Köyü’ndeki merkezi bir meydana kamusal sanat eylemi olarak yerleştirilecek, çok heyecanlıyım. (Gülüyor) - Fotoğraflarınızda taşlar, ağaçlar, dokular, gündelik nesneler ve coğrafyanın izleri de öne çıkıyor.
Tahtacı kültüründe doğa, kültürel belleğin ve inanç dünyasının nasıl bir parçası? Tahtacı Türkmenleri kültüründe doğa bir “manzara” değil yaşamın, inancın ve kültürel belleğin ayrılmaz parçası. Orman, dağ, su, ağaç ve toprak yalnızca geçim kaynakları olarak değil, anlam taşıyan varlıklar olarak görülüyor.
Örneğin, belgeseldeki bir nenenin zeytin ağacı için, “Evladın gibi, sen yetiştiriyorsun ya!” dediğini duydum, müthiş!!! Alevi-Tahtacı inanç dünyasında doğaya ve canlılara yönelik saygı, insanı merkeze yerleştirmeyen bütünsel bir dünya görüşüyle bağlantılı. Flora ve fauna gündelik yaşamın fiziksel unsurları olmanın ötesinde, bellek ve inancın taşıyıcıları.
Bu nedenle doğanın tahrip edilmesi yalnızca fiziksel bir çevrenin kaybı değil, aynı zamanda kültürel belleğin de aşınması anlamına geliyor. Benim için bu durum, fotoğrafı görünmeyen ilişkileri ifşa edebilecek bir mecra olarak kullanmama yol açtı. GEÇMİŞ BUGÜNDE YAŞIYOR -Mehmetalan’da kuşaktan kuşağa aktarılan ritüeller ve sözlü bilgiler arasında sizi özellikle etkileyen bir anlatı oldu mu?
Mehmetalan’da beni en çok etkileyen şey, sözlü tarihin geçmişte kalan hikâyeler biçiminde değil, gündelik yaşamın içinde ritüeller şeklinde sürdüğünü görmek oldu. Sözlü kültürün bilgiyi sadece kelimelerle değil; mekânlar, ritüeller aracılığıyla taşıdığını gördüm; köyün kendisi yaşayan bir arşiv gibi çalışıyor. - Son olarak bir bitki olsaydınız hangisi olurdunuz ve neden? Meşe ağacı olurdum sanırım.
Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabını okurken bu metne denk geldim: “Neden zeytin ağaçları binlerce yıl önce evcilleştirildi de, meşe ağaçları son teknoloji ile donanmış tarımbilimcilerine karşı hâlâ direniyor?” Egemenler tarafından diretilen yönergelere uymayı pek sevmediğimden, meşeye olan mevcut hayranlığım katlandı. Meşe ağacının meyvesi ve tohumu olan meşe palamudunun genetik giriftliği, palamuttan gıda elde etmenin çok meşakkatli bir süreç olması ve ağacın yetişmesinin çok uzun süre alması, bu kadim bitkinin evcilleştirilememesine yol açmış. Yani, meşenin örnek alınacak bir duruşu varmış!
KÜLTÜR, EL SANATLARINDAN İBARET DEĞİL - Tahtacı Türkmenlerinin yaşamı tarihsel olarak ormanla ve Kaz Dağları’yla güçlü bir ilişki içinde. Madencilik başta olmak üzere bölgedeki ekolojik baskılar bu yaşam biçimini ve kültürel sürekliliği nasıl etkiliyor? Madencilik gibi büyük ölçekli müdahaleler yalnızca fiziksel peyzajı değiştirmiyor, insanların ritüel mekânlarına erişimini, o yerlerle kurduğu elzem etkileşimi ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgileri de dönüştürüyor.
Kaz Dağları’nı korumak, sadece biyolojik çeşitliliği ve doğayı korumak değil, yüzyıllar içinde oluşmuş kültürel birikimin devamlılığını korumak anlamına da geliyor. Bir kültürün sürekliliğini yalnızca ritüelleri veya el sanatlarını koruyarak sağlayamayız; o kültürü üreten çevrenin de varlığını sürdürmesi gerekiyor.