Lizbon’a ilk geldiğim günlerde şehrin ışığının beni nasıl hayrete düşürdüğünü hatırlıyorum. Hatta defterime şöyle not almıştım: “Burada ışık, görmeye yardımcı olmuyor; yalnızca hissetmeyi sağlıyor.” Geçen hafta İsviçreli yönetmen Alain Tanner’ın “Dans la ville blanche” (Beyaz Şehir) filmini izledim. 1983 yapımı filmde Lizbon’un eski hâli Paul’un karşısında hem düş hem tehdit olarak yoğun, derin gizlerle belirir.
Petrol gemisinde mühendis olarak çalışan Paul, gemi yeniden yola çıkmaya hazır olana kadar birkaç günlüğüne Lizbon’da kalacaktır. Paul, amaçsızlığın verdiği sarhoş edici özgürlükle bir sokaktan çıkıp diğerine dalar. Yokuşlu sokaklar, onun düşüncelerindeki boşluğun beşiği gibidir ve Paul bundan büyük bir keyif alır.
Günlerini el kamerasıyla şehri dolaşarak ve defterine küçük notlar alarak geçiren Paul, rastgele girdiği bir hostelin barında Rosa ile tanışır. Bu tanışma sahnesinde zamanın geriye doğru akması, filme dönmek isteyebileceğimiz ya da ondan uzaklaşabileceğimiz bir merkez noktası verir: Paul duvardaki saati gösterir ve şöyle der: “Bu saat geriye doğru işliyor.” Rosa onu ilgisizce yanıtlar: “Hayır, olması gerektiği gibi.” Günler ilerledikçe Paul için gerçekle gerçekdışı arasındaki sınır, şehrin beyazlığı içinde giderek silikleşmeye başlar. Rosa ile bir ilişki yaşarken aynı zamanda İsviçre’deki kız arkadaşı Elisa’ya mektuplar yazar ve ona çektiği fotoğrafları gönderir.
Bir gece sokakta soyulduğunda ve bütün parasını kaybettiğinde, Rosa sayesinde sonsuzluğun ortasına attığı çıpa da artık yoktur. Filmin başlığında şehre atfedilen beyazlık imgesi, kör edici bir ışığın altındaki yön bulma çabasında görülebilir. Film boyunca Paul ile kurduğumuz özdeşliği Rosa ile başka bir yönden kurarız.
Paul ne kadar köksüz, bulanık ve dağınıksa, Rosa o kadar saplanıp kalmış, rutin içinde yaşayan biridir. Çalıştığı hostelde hem barmenlik yapmak hem de temizlik işlerini üstlenmek zorundadır. Patronun taleplerine karşı gelir, onunla tartışır, hakkını savunur ama yine de oradan ayrılamaz.
Rosa gerçekliğin gardiyanıdır ve Paul buradan içeri giremez. Elisa’ya mektubunda “Özgürüm. Hiçbir şey yapmıyorum.
Ama tatilde de değilim” diye yazan Paul bir noktada kendisini bir aksolotl (bir su semenderi türü) olarak tanımlar. Aldığı mektuplardan birinde Elisa, Julio Cortázar’ın aksolotllarla ilgili bir pasajından söz eder: “Beni büyüleyen şey onların hareketsizliğiydi. Aksolotlları ilk gördüğümde, kısa bir süre sonra onların gizli arzularını anladığımı düşündüm: mutlak bir kayıtsızlıkla mekânı ve zamanı ortadan kaldırmak.
Bir şeyi gözlüyor gibiydiler- uzak ve yok olmuş bir dünyayı, özgürlüğün uzak ve mutlak bir ânını. Dünyanın aksolotla ait olduğu bir zamanı.” Paul da tıpkı aksolotl gibi mekânı ve zamanı askıya almış gibidir, iki kavramın da aynı kapta çözülmeye uğradığı bir çözelti içinde hareket eder. Wim Wenders’ın ‘94 yapımı “Lisbon Story” filmindeki Winter karakteri de Paul ile benzer bir ruh hali içindeydi.
Bu iki yönetmenin Lizbon’a dair gördüğü ortak imge, Lizbon’un aylaklığı ödüllendiren bir şehir olması gerek. Her yaratıcı eylemin bir şekilde ikili bir yaşam içerdiğine inanıyorum. Bir yanda sürdürmek zorunda olduğumuz yaşam, diğer yanda yaratıcı enerjinin biriktiği karanlık bölgeler.
Paul gemisine dönene kadar aklındaki soruların hiçbirine cevap bulamaz, çünkü aslında hiçbir soru sormamaktadır. Işık sadece her şeyi biraz daha görünmez kılmaktan başka bir şey yapmaz. Ama en azından vardığı bir sonuç vardır artık ve defterine şöyle yazar: “Gerçekten sevdiğim tek ülke, deniz.”