Girne’den Taşucu’na gitmek üzere yola çıkan yolcu gemisinin alabora olmasıyla ortaya çıkan görüntüler, doğal olarak hepimizi sarstı. İnsanların denizin ortasında yardım beklediği anlar, kurtulanların anlattıkları, yaşamını yitirenler ve hâlâ haber bekleyen aileler… Böyle bir olay karşısında ilk tepkinin üzüntü, korku ya da çaresizlik olması beklenir.
Ama artık yalnızca olaylarla karşılaşmıyoruz. Olayların çevresinde çok hızlı biçimde oluşan devasa bir yorum dünyasıyla da karşılaşıyoruz. Kazanın üzerinden henüz saatler geçmişken görüntüler inceleniyor, olası nedenler sıralanıyor, uzmanlar konuşuyor, sosyal medyada kusurlar aranıyor, sorumlular belirleniyor, karşı görüşler üretiliyor.
Bir süre sonra olayın kendisi, onun hakkında söylenenlerin arasında kaybolmaya başlıyor. Bu yalnızca büyük felaketlerde yaşanmıyor... Bir siyasi açıklama yapılıyor, açıklama daha bitmeden yorumlarını okuyoruz.
Bir film gösterime giriyor, izlemeden önce neden iyi ya da kötü olduğunu öğreniyoruz. Bir futbol maçı oynanıyor, maçtan çok yorumcuların yorumlaırnı konuşuyoruz. Bir bilimsel araştırma yayımlanıyor, araştırmayı okumadan onun “ne anlama geldiğini” anlatan içeriklerle karşılaşıyoruz.
Sanki olayları öğrenmekten önce onlar hakkında ne düşünmemiz gerektiğini öğreniyoruz. Belki de çağımızın en tuhaf alışkanlıklarından biri bu: Düşünme yeteneğimizi kısa süreliğine başka zihinlere emanet ediyoruz ve giderek daha pasif bir konuma yerleşiyoruz. YORUMUN KONFORU Bunun yalnızca tembellikle açıklanabileceğini sanmıyorum.
Çünkü düşünmek zahmetlidir. Bir olayın nedenlerini anlamaya çalışmak, eksik bilgiyle yetinmeyi, bir süre kararsız kalmayı, hatta gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebilmeyi gerektirir. Oysa yorum bütün bu rahatsız edici belirsizliği ortadan kaldırır.
Birisi çıkar ve bize ne olduğunu söyler. Bir başkası neden olduğunu. Üçüncüsü kimin suçlu olduğunu.
Dördüncüsü de bütün bunlar karşısında ne hissetmemiz gerektiğini. Üstelik yalnızca düşüncemizi başkasına emanet etmiyoruz. Duygularımız da benzer bir süzgeçten geçiyor.
Bir olay karşısında öfkelenmeden önce neden öfkelenmemiz gerektiğini anlatan bir içerikle, üzülmeden önce acının nasıl okunması gerektiğini açıklayan bir yorumla karşılaşabiliyoruz. Böylece yaşanan şeyle aramıza görünmez bir katman giriyor. Bir zamanlar en azından teoride olayların dolaşımı daha doğrusal bir yapıya sahipti: Bir şey olur, onun hakkında bilgi edinilir, ardından yorum yapılır ve zaman içinde bir kanaat oluşurdu.
Bugün bu sıranın altüst olduğunu söylemek mümkün: Olay gerçekleşiyor, birkaç saniye içinde ilk görüntüler dolaşıma giriyor ve hemen ardından yorumlar geliyor. Üstelik çoğu zaman yorum, olayın kendisinden daha hızlı yayılıyor ve tuhaf bir durum ortaya çıkıyor: Amerikalı gazeteci ve düşünür Walter Lippmann, bundan bir asırdan uzun süre önce insanların dış dünyaya doğrudan değil, o dünya hakkında zihinlerinde oluşturdukları tasvirler üzerinden tepki verdiğini söylüyordu. Bugün o tasvirleri artık yalnızca kendi zihnimizde oluşturmuyoruz.
Önceden hazırlanmış halde teslim alıyoruz. Bir haberi sosyal medyada gördüğünüz anı düşünün. Karşınıza yalnızca olay çıkmıyor.
Başlığı var. Videodan seçilmiş birkaç saniyesi var. Üzerine yazılmış bir cümle var.
Altında binlerce yorum var. Belki videoyu paylaşan kişinin alaycı bir ifadesi, öfkeli bir emojisi veya olayın nasıl değerlendirilmesi gerektiğini daha siz izlemeden belirleyen tek cümlelik bir hükmü var. Dolayısıyla artık olayla çıplak biçimde karşılaşmak neredeyse mümkün değil.
Birileri sürekli gerçekliğin editörlüğünü yapıyor ve bunların neredeyse hiç biri gazeteci değil. Daha da önemlisi, aynı olay herkes için aynı biçimde editlenmiyor. Algoritmalar, geçmiş davranışlarımızdan hareketle hangi yorumların önümüze çıkacağını da belirliyor.
Böylece aynı olayın ardından birbirinden tamamen farklı iki gerçeklik algısı oluşabiliyor. Olay aynı. Görüntü aynı ama hikâye başka.
Burada sosyal medyanın yarattığı dönüşüm yalnızca bilgi hızının artması değil. Gerçeklikle aramızdaki yorum katmanlarının çoğalması. OLAY BİR KEZ, YORUM BİN KEZ Bunun bir de ekonomik tarafı var.
Bir olay yalnızca bir kez gerçekleşir. Bir siyasetçi bir cümleyi bir kez söyler. Bir futbolcu o hareketi bir kez yapar.
Bir felaket bir kez yaşanır ama yorumunun sınırı yoktur. Aynı olaydan yüzlerce haber, binlerce sosyal medya paylaşımı, videolar, podcast'ler, canlı yayınlar, karşı görüşler, karşı görüşlere verilen yanıtlar ve yorumların yorumları üretilebilir. Dijital ekonominin mantığı açısından gerçeklik son derece sınırlı bir ürün.
Yorum ise neredeyse sonsuz bir katmadeğer. Üstelik yorum çatışma yarattıkça daha fazla yorum üretir. Bir süre sonra başlangıçtaki olayın ne olduğunu hatırlamak bile zorlaşır.
UZMANLAR ÇAĞI Burada uzmanlığın kendisini değersizleştirmek büyük hata olur. Karmaşık bir dünyada uzmanlara hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Bir geminin neden battığını denizcilik uzmanından, ekonomik bir kararın sonuçlarını ekonomistten, salgını doktordan öğrenmek doğal.
Sorun uzman görüşünün, kendi düşünme sürecimizin yerine geçmeye başlaması. Çünkü uzman bilgi sağlar, kanaatimizi bizim yerimize oluşturması gerekmez. Artık uzmanlık ile yorumculuk arasındaki sınır da bulanıklaşıyor.
Aynı kişi birkaç dakika içinde bilgi veren uzmandan ne düşünmemiz gerektiğini söyleyen kanaat önderine dönüşebiliyor. Biz de çoğu zaman bu geçişi fark etmiyoruz. Böylece düşünme sürecinin en zahmetli kısmından kurtuluyoruz: Birbirine zıt bilgileri yan yana koymak, aralarında bağlantı kurmak ve sonunda yanlış çıkma olasılığını da kabul ederek kendi sonucumuza ulaşmak!
İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu kadar fazla bilgiye erişmedik. Öte yandan hiçbir zaman bilgiyi bizim için yorumlayacak bu kadar fazla insana da sahip olmadık. Gazeteciler, akademisyenler, uzmanlar, influencer'lar, YouTuber'lar, podcast yayıncıları, anonim sosyal medya hesapları...
Her olayın birkaç dakika içinde yüzlerce açıklaması hazır. Bu durum bizi daha bilgili hale getirmiş olabilir ama daha fazla düşündüğümüz anlamına geliyor mu?