Mesleki hobilerim arasında, çok kişiye sıkıcı gelen resmi yayınları okumak da var. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dergilerini kaçırmamaya çalışırım. Ta ki bu yaza kadar...
Diyanet’in aynı adlı dergisinin temmuz sayısını maalesef yeni okuyabildim ve haberi kaçırmışım gibi hissettim. Zira... “Din Üzerine Konuşanlar” dosyasıyla çıkan dergi, satır aralarında tarikatlara ve cemaatlere çok mesaj veriyordu.
İlk baktığımda, 15 Temmuz’a özel gibi düşündüm. Ama yok, Süleymancılara ve Furkancılara operasyonların hemen öncesine denk gelmesi de tesadüf değildi. Ne demek istediğimi Diyanet dergisinden alıntılarla anlatayım...
Bakın, Dini Yayınlar Genel Müdürü Hamza Bayram ’ın derginin ilk sayfasındaki satırları neler diyor: “(...) Günümüzde de dini söylemde zaman zaman eksen kayması yaşanmakta; dini tekelciliğe varan oluşumlar, kişisel ihtiraslarını din adına meşrulaştırmaya yeltenmektedir. Kendini dinin biricik hamisi, şaşmaz otoritesi yahut yegâne sözcüsü olarak lanse eden kişi ya da gruplar, asıl zararı dine ve o dinin mensuplarına vermektedir. Yakın tarihimizde yaşadığımız acı tecrübe de kendi din anlayışını mutlak hakikat olarak dayatan bir oluşumun, arka planda menfaatçi bir yaklaşım sergileyerek insanları nasıl terörize ettiğini göstermiştir.
Zihinleri iğfal eden bu oluşumlar hem dini müesseselere hem topluma hem de vahdet bilincine zarar vermişlerdir. Kavramları manipüle eden, Müslümanların samimiyetini sömüren, din istismarıyla sapkın ideolojilerini din gibi dayatan oluşumların önüne geçmek için sağlam ve sahih bilgiye dayalı bir din dilinin inşası elzemdir. (...)” Hemen ardından Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş ’un şu satırları geliyordu: “(...) İnsanların dini hassasiyetlerini ve duygularını suiistimal ederek kitle devşiren, dini kendi ideolojik veya örgütsel aidiyetlerinin aparatı haline getiren yaklaşımlar, yalnızca bir bilgi probleminin değil aynı zamanda ciddi bir ahlaki erozyonun da en açık göstergesidir. Minberde, kürsüde, ekranda veya dijital mecralarda din adına söylenen her sözün, kurulan her cümlenin, Allah katında da hesabının sorulacağı, dolayısıyla gönüllere hakikat tohumları ekmek üzere din hakkında konuşan kişilerin her şeyden önce ihlas ve samimiyet sahibi olması gerektiği unutulmamalıdır.” Keza, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi profesörlerinden, Diyanet İşleri başkanının da eşi olan Hatice Arpaguş da şöyle yazıyordu dergide: “(...) Dini tekelcilik tam da bu zeminde kendisine yer bulmaktadır.
Bu yaklaşım kişi veya grupları, kendi dini yorumlarını, dinin mümkün anlamlarından biri olarak görmek yerine hakikatin yegâne temsili olarak algılamaya götürmektedir. Bu düşünce yapısına sahip kişiler, farklı bakış açılarını meşru bir yorum alanı içinde değerlendirme kabiliyetini yitirdiklerinden tehdit olarak algılamaktadırlar. Böylece dini söylem araçsallaştırılıp güç devşirme ve konjonktürel hesapların malzemesi haline gelmektedir.
Hakikat adına kurulduğu iddia edilen bu tür söylemler giderek ‘dine karşı din’ biçimine bürünmektedir. (...)” ‘GÜÇ İLİŞKİLERİNDE KULLANIŞLI ARAÇ’ Keza yine Marmara İlahiyat’tan İhsan Toker, söyleşide kendisine sorulan bir soruya bakın nasıl yanıt veriyordu: “(...) Din toplumsal bakımdan iki ucu keskin bir bıçak. Asıl tarafıyla iş gördüğünde insanlığın maruz kaldığı kötülükleri ortadan kaldırmaya yöneliyor. Zaten dinin varlık amacı da bu: Islah.
Ancak sosyolojik ve tarihsel olarak biliyoruz ki her ‘dinsel asla dönüş’ sonrası içerden bir rutinleşme hasıl oluyor ve bu da özden uzaklaşılmasını ve şeklin öne çıkmasını getiriyor. Bütün makro dinsel deneyimlerde bu böyle. Bu kurumlaşma süreci birtakım karşı dinsel girişimler için bir fırsat oluşturuyor.
Nitekim İslamın kendisi el-cemaa yani tek bir vücut iken bu karşı kültürler eliyle sonu gelmez cemaatsellikler meydana geliyor ve bunlar asli geleneğin önüne geçiyorlar; artık insanları dine davet etmek yerine kendi cemaatlerine çağırır hâle geliyorlar. Bir dinin, dinin kitabının, peygamberinin farklı yorumlanması başka, bu yorumların mutlaklaştırılıp dinin yerine ikame edilmesi bambaşkadır. Böylelikle müminler parçalanıyor, yabancılaşıyor, şiddete varabilen aşırılıklar üretebiliyor, en kötüsü de hem Allah ile aralarına aracılar edinmiş oluyorlar hem de dünyada tahakküm ve güç ilişkilerinde kullanışlı araçlara dönüşüyorlar.
Eldeki hâsıla bölünme, bunalım, anomi, inançsızlık vs.den başka bir şey değil.(...)” Dergide fazlası var eksiği yok. Keza katıldığım noktalar da çok. Ama evet, satır araları açık: Diyanet; kurumsal dili, akademiyi ve bürokrasiyi arkasına alarak yeni bir “zırh” örüyor.
Süleymancılardan Furkancılara uzanan ve belki de başka yapılara da sıçrayacak operasyon hatlarının teorik meşruiyeti tam da bu metinlerde yazılıyor. Dünün “hocaefendilerine” ne olduğunu görenler için bugün dergi sayfalarından verilen bu gözdağının adresi de zamanlaması da gayet net.