“Tarikatlar, seçim döneminde girilen ilişkilerle hukuksal anlamda da meşru hale geldi. Siyasiler tarikat liderini ikna ettiği anda o yapıda örgütlenelerin de oyunu garantiliyor ve karşılığını vermek zorunda kalıyor. Bu siyaset ve tarikatın al/ver pazarlığını gösteriyor.” “Türkiye’de tarikat siyaset ilişkisini bitirecek gerçek bir siyasi irade yok.
Zaten bu noktadan sonra hiçbir siyasi irade “Tarikatlara son vereceğim” diye ortaya çıkmaz. Ama yapılacaklar var, devletin sosyal yönü güçlendirilerek, başka yapılara mecbur kalma engellenebilir.” Prof Dr Barış Övgün Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. - Yıllardır var olan tarikat ve cemaatlere yönelik operasyonların bugün yoğunlaşmasını nasıl okumak gerek, iktidarın bu yapılara bakışında bir değişiklik mi var? Tarikat ve cemaat konusunda sosyolojik ve hukuki anlamda bir açmaz karşımıza çıkıyor.
Tarikatların geçmişi Osmanlı hatta Selçuklu’ya kadar uzanır. Bize de tarihten kalan sosyolojik bir miras. Milyonlarca insanın onlarca yıl boyunca bu yapılara dahil ve destek olduğu bir gerçeklik.
Diğer yandan 1925’te çıkan kanun “tarikat” kelimesini yasaklar. Tarikatlar anayasaya da aykırıdır. Özetle Türkiye’de hukuki anlamda tarikat yok.
Ünvan olarak da derviş, şeyh, şıh olmaz. - Ancak dernek, vakıf hatta sivil toplum kuruluşu (STK) olarak yasal statü kazanıp örgütleniyorlar. Hukuk burada eksik mi kalıyor? Aynen öyle.
Onlar kendilerini “tarikat” olarak görüyor ama öyle tanımlamıyorlar. Örgütlenmede karşımıza tarikat değil, vakıf, dernek, STK çıkıyor. Kendilerine hukuki bir alan açtıklarında da ticaret, siyaset, bürokrasi ile yakın ilişkilere girebiliyorlar. ‘İNANÇ VE AMAÇLARI FARKLI’ - Tümü için aynı durum söz konusu mu?
Burada hata, tüm bu yapıların bir bütün olarak değerlendirilmesi. Operasyonlardan sonra yapılan yorumlarda, Süleymancılar konuşulurken işin içine Menzilciler, Nakşibendiler de katılıyor. Bunların tümü genel anlamda tarikat ama inanç ve amaçları çok farklı olabiliyor.
Kimi şeriatı amaç edinirken, kimi bu coğrafyayı gayrimüslim olarak görüyor. O nedenle konuşurken tarikatların hem inanç hem de hedef farklarına da dikkat edilmeli. Örneğin Süleymancılar ile Menzilciler arasında uçurum vardır.
Süleymancılar çok kapalıdır. Devletteki örgütlenmeleri gizli ve yavaştır. Ama Menzilciler çok daha açıktır. - Adalet Bakanı Akın Gürlek operasyonların dini kimliğe değil, mali yapılanmaya yönelik olduğunun altını çizdi.
Sizce bu ayrım yeterli mi? Yeterli değil. Ekonomik ilişkiler siyasi alana değdiğinde rahatsızlık yaratıyor.
Yoksa ekonomik ilişkiye girmeyen bir tarikat yok. Tümünün irili ufaklı ticari ilişkileri var. Kimi daha açık, kimi daha kapalı.
Belli alanlarda şirketler kuruyorlar ve sadece birbirlerinden alışveriş yapıyorlar. Buralarda insanların asgari ücretin dahi altında veya yalnızca gönüllü olarak çalıştırıldığı ve karın maksimize edildiği yönünde iddialar var. Bunlar ekonomik olarak çok büyüdüğünde ve karşı tarafa değdiğinde sorun çıkıyor.
Biz bunu FETÖ’de yaşadık. FETÖ çok büyüdü ve sahip olduğu güçle paralel olarak pastadan daha büyük bir dilim istedi. Mücedele de orada başladı.
Bugün bu yapılar ekonomik alanda güçlendi. Siyaseten ve bürokratik anlamda da daha fazla nüfuz elde etmeleriyle operasyonlar başladı. - Aladağ’da kız çocukları yanarak can verdi. Yine yurtlarda yaşanan taciz ve istismarlar basına yansıdı.
“Cemaat yurtları” bu noktada nerede duruyor, yurtlar kapatılmadan “Bu yapılarla mücadele ediliyor” denebilir mi? Yurtlar tek başına büyük bir sorun. Tarikat ve cemaat yurtlarının var olması bize sosyal devletin eksikliğini gösteriyor.
Sosyal yönü güçlü olan devletlerde tarikat/cemaat yapılanmaları olmaz, bu nedenle yurt da açamazlar. Baktığınızda bu yapıların yurtlarıyla ilgili doğrudan şikayet olmadıkça olaylar kapatılıyor. Ya da “Tarikatlara izin veriyorsunuz” eleştirilerine “Koç’un Sabancı’nın da yurdu var” yanıtı geliyor.
İşte o zaman sorunlu alan ortaya çıkıyor. - Tarikat ve cemaatlerin eğitim faaliyetleriyle gençler üzerinde etkili olması uzun vadede siyasal kadro yetiştirmeyi mi hedefliyor? Bu tür yapıların ortak amacı büyümektir. İnsan sermayesiyle büyüyorlar.
Yoksul ailelerin zeki çocuklarını buluyorlar ve onların üzerinde çalışıyorlar. Özellikle asgari ücretle çalışan bir babanın farklı şehirde üniversite kazanan çocuğunu okutması mümkün değil. Gençler okulu kazanıp kayda gittiği ilk gün bu yapılarda olan insanlarla tanışabiliyor.
Ailelere kızılıyor ama ailelerin de böyle bir ekonomik ortamda fazla seçeneği yok. Ama devlet yeterli yurt yaptığında, öğrenciye maddi destek sağladığında bu yapılara açılan alan bir süre sonra kapanır. - Devlet tarikatları tamamen ortadan kaldırabilir mi ya da kaldıramıyorsa doğru bir model nasıl ortaya konabilir? Devlet, tarikat ve cemaatleri sosyolojik olarak kaldıramayabilir.
Ancak çok güçlü bir mekanizma işlemeye başladığı anda tarikatlara yönelme azalır ve bu yapılar kendiliğinden bitebilir. Ama Türkiye’de merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki uçurum hiç bu kadar açık olmamıştı. Türkiye’de iktidar 2 yıldır belediyelere siyasi bir gözle bakıyor. - Yerel yönetimler iktidar partisinin elindeyken sosyal devlet girişimi görebildik mi?
Hayır görmedik. Belediyeler iktidarın elindeyken yurt olayı tamamen bu yapılara bırakılmıştı. Belediyeler muhalefete geçtikten sonra özellikle İstanbul ve Ankara’da açılan yurt sayısı geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında çok fazla. ‘ÇAĞDAŞ YAŞAM ENGELLENİYOR’ - Tarikatların varlığı tek bir partiden bağımsız olarak siyasetin ve siyasilerin de işine mi geliyor, yöneticilerine, şeyhlerine, sözü geçenlere belirli ayrıcalıklar sağlandığında yapıya dahil olan herkesin oyu da garanti altına alınmış mı oluyor?
Türkiye hala feodal bir toplum, moderniteyi yaşamadı. Bir yandan tarikat ve cemaatler diğer yandan Güneydoğu ve Doğu’da karşımıza çıkan ağalık sistemi çağdaş yaşama geçmeyi engelliyor. Önce ağalık sistemi kaldırılmalı.
Ağa olduğu herkes tarafından bilinen biri, belediye başkanı olmamalı. Ama zaten ağa olduğu için belediye başkanı yapılıyor. Aşiretine mensup 250 bin kişi var.
O ağa ile siyasi ilişki kurmadan belediye başkanı da milletvekili de çıkarılamıyor. ‘AL/VER PAZARLIĞI YAPILIYOR’ Benzer durum tarikatlar için de geçerli. Türkiye’de zaten sosyolojk olarak var olan tarikatlar, seçim döneminde girilen ilişkilerle hukuksal anlamda da meşru hale geldi. Siyasiler tarikat liderini ikna ettiği anda o yapıda örgütlenen diğerlerinin de oyunu garantiliyor.
Siyasiler oyu aldığında bunun karşılığını da vermek zorunda kalıyor. Türkiye’de sıradan vatandaş dahi hangi bakanlıkta, hangi tarikatın güçlü olduğunu konuşuyor. Bu normal değil.
Bu siyaset ve tarikatın girdiği girift ilişkiyi, al/ver pazarlığını gösteriyor. Siyasetçi, tarikat lideriyle pazarlığa oturuyor, 50 bin, 100 bin oyu garantiliyor ve karşlığında milletvekilliği, belediye başkanlığı, bürokraside kadro veriyor. Tarikat meselesi, bugünün sorunu değil, bu noktaya iktidar ve muhalefet birlikte getirdi.
Çünkü bunlar çok kullanışlılar ve bu yapıyı kırmak çok zor. Cumhuriyet kurulduğunda mücadele edilmiş ve belli bir yere kadar gelinmiş ama Atatürk’ün ölümünden sonra tarikatların siyasetle kurduğu ilişki tekrar başlıyor. - FETÖ’nün oy potansiyelinin olmadığı iktidarla koptukları an ortaya çıktı. Diğerleri için de bu geçerli değil mi?
Bunlar doğrudan iktidarı değiştirecek bir güçte değiller. Bazıları için “500 bin, 750 bin” gibi sayılardan söz ediliyor. Bu rakamlarla iktidarı belirleyemezler ama etkili olurlar.
O nedenle güçlüler. Yüzde 1 oy bile hemen hemen 1.5 milyon oya denk geliyor. Hiçbir tarikatın böyle bir oyu yok ama belli bölgelerde seçimi kazandıracak veya kaybettirecek, Meclis’e temsilci sokacak bir potansiyelleri olma sorunu var. - 15 Temmuz’da dini referanslarla örgütlenen bir yapının ne kadar ileri gidebileceğini gördük.
Darbe girişiminden sonra bürokraside FETÖ’nün yerini başka cemaatlerin doldurduğu dillendiriliyor. Türkiye, FETÖ deneyiminden sonra herhangi bir dini grubun devlet içinde kadrolaşmasını engelleyecek kurumsal önlemler alamaz mı? Kurumsal önlem alınması mümkün değil.
İktidar kırmızı çizgisini 15 Temmuz’dan sonra belirledi, öncesinde nasıl bir kırmızı çizgi vardı bilemiyoruz. Bir tarikat, cemaat bu çizgiyi aşarsa karşı tarafta değerlendiriyor. Süleymancılara operasyonun nedeni de bu. ‘KIRMIZI ÇİZGİ AŞILIRSA MÜDAHALE GELİYOR’ Tarikatlara çizilen bir ekonomik ve siyasi sınır var.
O sınır aşıldığında güvenlik ve mali nedenlerle müdahale geliyor. Türkiye'de tarikatlar son yıllarda özellikle de ekonomik açıdan çok güçlendiler. Ekonomik açıdan güçlenme politik anlamda da etki gücünün artmasına neden oluyor.
İşte, kırmızı çizgi dediğimiz şey bu. Hiçbir devlet karşısında potansiyel tehlikeler yaratabilecek yapılar istemez. Üstüne üstelik bu yapılar, kontrolden çıkabileceklerine ilişkin çeşitli emareler gösterirlerse hemen müdahale gelir.
Kısacası, güçlenebilirsin ama bir yere kadar, “Daha da güçleneceğim” dersen izin verilmez. - FETÖ deneyimi Türkiye’de “tarikatlardan uzak durmalı” sonucu yerine “sınırı aşan tarikatla ilişki kurulmamalı” sonucunu mu doğurdu? Benim okuduğum bu. Süleymancılar uzun süredir konuşuluyor, muhalefeti destekledikleri söyleniyor ki bunlar olmuş olabilir.
Çünkü tarikatlarin tüm siyasi partilerle ilişkisi vardır. Kendilerine bir güç alanı yaratırlar. Herkesle ilişkilerini iyi tutmak isterler.
Güç merkezi olabilecek potansiyeli gördüğü alanı veya partiyi seçip ona yaklaşırlar. Ancak iktidarın cemaatlerle kurduğu ilişki daha farklı, burada özellikle 15 Temmuz deneyimi nedeniyle bir güvenlik kaygısı var. İktidar, cemaatlerin güçlenip farklı bir sürece girmesinden çekiniyor.
Süleymancılar Almanya’da etkin, yatırımlar yapıyor, çok büyük bir para trafikleri var. İktidar Süleymancıların kontrolden çıktığını gördü ve müdahale etti. - 15 Temmuz deneyimi ile birlikte söz ettiğiniz sınır net biçimde çizilmişse “aynı hatanın bir daha yaşanmayacağı”ndan emin olabiliriz? Emin olamayız.
Çünkü bunlar çok kapalı yapılar. Ne kadar sağlam izlenebiliyorlar bilemeyiz. - Türkiye’de tarikat siyaset ilişkisini bitirecek bir siyasi irade var mı? Türkiye’de tarikat siyaset ilişkisini bitirecek gerçek bir siyasi irade yok.
Çünkü bunları tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Zaten bu noktadan sonra hiçbir siyasi irade “Ben tarikatlara son vereceğim, feodaliteyi bitireceğim” diye ortaya çıkmaz. Ancak “Kontrol altına alacağım, hukuktan kaçışlarına izin vermeyeceğim” diyebilir.
Ama yapılacak şeyler var, devletin sosyal yönü güçlendirilerek, insanların başka yapılara mecbur kalması engellenebilir. - Süleymancıların Almanya’daki girişimlerini anımsattınız. Bu tip yapıların dış istihbarat servisleriyle de ilişkileri olduğu, hatta Türkiye’de “ajan” gibi çalıştıkları da söylenir. Bu durum, uluslararası tehdide de dikkat çekmiyor mu?
Süleymancılara Almanya’da ne kadar rahat bir alan açıldığını son operasyonda gördük. Dünyada istihbarat açısından en güçlü ülkelerden biri Almanya’dır. Almanya, bu kadar rahat hareket etmesine izin verdiği bir yapıdan muhakkak karşılık bekler.
İstediği de daha çok bilgi transferidir. Çünkü tarikatlarda devlet mekanizmalarında çalışan insanlar vardır ve onlar dış istihbarat tarafından bilgi sağlamak için kullanılır. PORTRE 1976’da İstanbul’da doğdu.
İlk ve ortaöğrenimini İstanbul, Batman ve Kayseri’de tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Siyaset Bilimi ve Kamu Bölümü Yönetim Bilimleri Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı.
2021’de profesör oldu. 2021-2023’te Yönetim Bilimleri Anabilim Dalı başkanlığı görevini üstlenen Övgün, 2022- 2024 yıllarında da Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölüm başkanlığı görevinde bulundu.