Köyde maden için ilk kazma vurulmadan, ağaç kesilmeden köylüler yaklaşan süreci hissetmeye başlıyor. Tarım-Sen Genel Başkanı Umut Kocagöz ile Akbelen direnişçisi Esra Işık, kendi deneyimleri ve tanıklıkları üzerinden sürecin projenin kamuoyuna açıklanmasından çok daha önce başladığını vurguluyor. Yerel ilişkiler kuruluyor, bilgi dolaşımı sınırlandırılıyor, hukuki süreçler işletiliyor ve köylüler zamanla karşılarında yalnızca bir şirketi değil, devlet mekanizmasını da buluyor. Süreç ilerledikçe toprağı savunma refleksiyle başlayan mücadele; hukuku ve kolluğu sorgulayan, dayanışmayı kuran ortak bir deneyime dönüşüyor.
'Şirket köye girmeden önce ilişki ağlarını örer'
Kocagöz’e göre şirketlerin ilk adımı görünür bir yatırım yapmak değil, köyün sosyal haritasını çıkarmak:
“Hemen hemen her yerde şirketler ilk önce muhtarlara gidiyor. Yörenin ileri gelenleri, zenginleri, servis şoförleri gibi yerel aktörleri kendi projeleri için organize etmeye çalışıyor. Holdinglerin ciddi halkla ilişkiler ve sosyolojik saha çalışmaları var.”
Kocagöz, bazı bölgelerde kamu görevlilerinin de bu ikna sürecine dâhil olduğunu belirtiyor.
Esra Işık aynı süreci köylülerin gözünden anlatıyor. Proje açıklanmadan önce köyde “olağan dışı” yatırımlar başlıyor. Yıllardır unutulmuş bir köye bir anda ilgi gösterilmesi, köylüler açısından ilk işaretlerden biri oluyor.
Şirketlerin köylüleri ikna etmek için kullandığı vaatler kısa sürede yerini mülksüzleştirmeye bırakıyor. Işık, Akbelen’deki Işıkdere Mahallesi’nde yaşananları bu durumun en somut örneklerinden biri olarak aktarıyor:
“Şirket temsilcileri, muhtar ve kaymakamla birlikte köye geldiler. Harita üzerinden göstererek ‘Proje yolun altına kesinlikle geçmeyecek’ dediler. İnsanlar da buna güvenerek yeniden yaşam kurmaya çalıştı.”
Ancak Işık, bu taahhüdün kısa sürede geçerliliğini yitirdiğini söylüyor:
“Altı ay geçmeden aynı insanlara bu kez ‘Buradan da çıkacaksınız’ denildi. İnsanlar, şirketin verdiği üç kuruşun üzerine kredi çekerek yeni ev kurdu. Şimdi hiçbir ağacı, hiçbir güvencesi kalmadı.”
İkna sürecinin bir diğer ayağını bilgiye erişimin engellenmesi oluşturuyor. Akbelen Ormanı’nın tahsis sürecinde ağaç damgalama çalışmaları başladığında köylülerin bilgi edinme başvurularının sonuçlandırılması, Işık’a göre bilerek geciktiriliyor:
“Bir kurumdan öbürüne gönderiyorlar, köylü bunalsın, vazgeçsin diye.”
Işık, benzer bir yöntemi Aydın’daki jeotermal sahalarında da gördüğünü belirtiyor. Saha çalışanlarının kendilerini şirket adına değil, “deprem için zemin etüdü” yapan kişiler olarak tanıttığını anlatıyor.
Birinci kırılma: Hukukun kimin için işlediğini görmek'
Şirketlerin köye girişine karşı mücadele, çoğu zaman toprağı koruma isteğiyle başlıyor. Kocagöz’e göre bu mücadele kısa sürede başka bir gerçekle, hukukun işleyişiyle karşı karşıya kalıyor.
ÇED dosyaları, acele kamulaştırma kararları, bilirkişi raporları ve davalar… Daha önce bu süreçlerle hiç karşılaşmamış veya bu mekanizmalarla işi olmamış köylüler, zamanla yalnızca bir şirkete değil, hukuki bir mekanizmaya karşı da mücadele ettiklerini fark ediyor.
Kocagöz, bunu yerel mücadelelerin ilk büyük kırılma anı olarak tanımlıyor:
“Türkiye’nin hukuk sistemiyle, hukukun nasıl işlediğiyle karşılaşıyor; yasaların, hukuki süreçlerin ve yargı mekanizmalarının aslında kendileri için değil, daha çok şirketlerin ve holdinglerin çıkarları için çalıştığını görüyorlar.”
Kocagöz’e göre hukuki süreç ilerledikçe köylüler, devletin farklı kurumlarının da aynı hattın parçası olarak hareket ettiğini fark ediyor:
“Hem hukuk hem kolluk, devletin önemli iki unsuru. Kırsal bölgede devletin aldığı pozisyonu görmeleri de bu kırılmayı derinleştiriyor.”
Bu deneyim, kırsalda uzun yıllardır var olan devlet algısını da değiştiriyor. Köylülerin gündelik yaşamlarında güvenlikten sorumlu kurum olarak gördükleri jandarma, bu kez şirket faaliyetlerini koruyan bir aktör olarak karşılarına çıkıyor.
Esra Işık, bu durumu İzmir’in Çayırlı köyündeki zeytinliklerde yaşanan süreç üzerinden anlatıyor. Köylüler acele kamulaştırma kararına karşı dava açıyor. Ancak dava sonuçlanmadan önce iş makineleri jandarma eşliğinde bölgeye giriyor:
“Hukuki süreç devam ederken jandarma korumasında zeytinlikleri talan ettiler. Daha sonra acele kamulaştırma kararı iptal edildi ama ortada zeytinlik kalmamıştı.”
Işık’a göre burada belirleyici olan yalnızca davanın sonucu değil, şirketlerin hukuki sürecin önüne geçerek fiilî durum yaratabilmesi:
“Yargı kararını beklemiyorlar. Geri dönüşü olmayan fiilî durumlar yaratıyorlar.”
Işık’a göre bu deneyimler, köylüler açısından yeni bir eşiğe dönüşüyor:
“Yasanız şirkete çalışıyorsa biz de buna göre mücadele ederiz.”
Kocagöz’e göre yerel mücadelelerin en belirleyici yanı, insanların siyasal düşüncelerinden önce gündelik yaşamlarının değişmesi:
“Holdingçi bir saldırıya maruz kalan bir topluluk, köylü ya da işçi fark etmez, bu süreçte şunu deneyimliyor: Devrimcileşmeden ne hayatta kalma, ne bu saldırıyı püskürtme ne de yaşamını ve emeğini koruma şansı var.”
Kocagöz, bunun en belirgin örneklerinden biri olarak Fındıklı’yı gösteriyor:
2010 yılında ilk kez Fındıklı’ya gittiğimde köylüler HES şirketlerine karşı nöbet tutuyordu. Bu vadiye yabancı bir araba girdiğinde hemen telefon koordinasyonu kuruluyor, kimlik soruluyordu. Bu tetikte olma hâli devam ettiği için 2025 yılında, maden yasasının hemen ardından köye gelen şirkete karşı direnç gösterildi.
Esra Işık’a göre mücadele, köydeki gündelik ilişkileri de yeniden kuruyor:
Köylerimiz zamanla daha fazla ‘ben’ diyen, yalnızca kendi hayatını düşünen bir yere evrildi. ‘Kendi işine bak, kendi aileni kurtar’ sözünü hep duyuyordum. Fakat şimdi ‘Onun zeytinliği giderse benimki de gidecek’ duygusu büyüdü. Aynı tehdidi paylaşmak, yalnız yaşayamayacağımızı da fark ettirdi.
Şirket sadece toprağı değil, o ilişkileri de hedef alıyor. İş vaat ediyor, para teklif ediyor, korku yayıyor. Birlikte gaz yiyorsun, birlikte bir ormanda nöbette sabahlıyorsun… Bu dostluklar ortak bir fikirden değil, tam da ortak bir bedelden doğuyor.
Kocagöz’e göre bu uzun mücadele deneyiminin en önemli sonuçlarından biri, kuşaklar arasında aktarılan özgüven:
“‘Bu topraklar bizim’ duygusunu ilk kez Fındıklı’da gördüm.”
Genç nüfusun köylerden uzaklaşması nedeniyle birçok yerde bu hafızanın yeniden üretilebilmesi için yeni örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Kocagöz, bu birikimin siyasete de yansıdığını belirtiyor:
“HES’e karşı verilen mücadele, birliktelik, bir aradalık… Bence bunlar daha sonra belediyenin AKP’den CHP’ye geçmesinde önemli bir etken oldu. Son yerel seçimlere baktığımızda da insanların CHP’yi çok sevdiği için ona oy vermediğini görüyoruz. Halk, bir mücadele verirken karşısına çıkan güçlerin ayırdına varıyor, onlardan kopuyor ve bu eğilimini kendisine en yakın siyasi mecra üzerinden ifade ediyor.”
Kocagöz’e göre Akbelen’in dersi şu: “Ormanı madene vermeyeceğiz” demek haklı bir talep ancak mücadele aynı zamanda bir güç meselesi. Şirket karşısında toplumsal güç inşa etmek gerekiyor.
Işık ise mücadelenin kişiselleştirilmesine karşı çıkıyor:
“Bizim üzerimizden çok hikâye kuruluyor ama mesele Nejla ya da Esra değil, mücadelenin kendisi.”
İkisi de her mücadelenin aynı sonucu vermediğini vurguluyor. Bazı yerlerde şirketler geri adım atarken bazı yerlerde kayıplar geri döndürülemez hâle geliyor.
Bu toplumsal güç inşasının ilk halkasını ise en yakındaki insanlar oluşturuyor:
“Önce eşinizi, dostunuzu, komşunuzu örgütleyebilmeniz gerekiyor.”
'Toprak savunusundan Türkiye manzarasına'
Kocagöz’e göre bütün yerel mücadeleler refleksif olarak aynı noktadan başlıyor:
“Mücadelenin başladığı yer, insanların kendi toprağını koruma çabası.”
Ancak mücadele büyüdükçe köylüler yalnız olmadıklarını fark ediyor. Aynı şirketlerin farklı kentlerde benzer yöntemlerle ilerlediğini görmek, tek bir köyün meselesini ülke ölçeğinde bir tabloya dönüştürüyor.
Kocagöz, bu ortaklaşmayı Manisa’nın Gördes ilçesine bağlı Kalemoğlu köyündeki mücadele üzerinden anlatıyor:
“Kalemoğlu köyünde Zorlu Holding’e bağlı bir şirketin nikel madeni projesi var. Kalemoğlu köylülerinin kullandığı dört ormandan üçünü yutmuş bir maden. Sonuncu ormana geldiğinde ise köylüler isyan ederek direnişe başlıyor.”
Kocagöz, aynı holdingin Aydın’ın Bozdoğan ilçesine bağlı Alamut köyünde bu kez jeotermal santral kurmak için girişimde bulunduğunu belirtiyor:
“Köylüler orada da direniyor ve şu ana kadar jeotermal santralin yapılmasını engelleyebildiler.”
İki farklı köy, iki farklı enerji projesi, aynı şirket.
Kocagöz, “Köylüler bunun yalnızca kendilerine yapılmadığını görmeye başladılar” diyor.
Esra Işık ise bu dönüşümü kendi yaşamı üzerinden anlatıyor. Agrobay işçilerinin direnişine katıldığında köylü mücadelesi ile işçi mücadelesi arasında düşündüğünden çok daha güçlü bağlar olduğunu fark ettiğini söylüyor:
“Bir köyden başlayan hak arayışı, başka mücadelelere de kulak vermeyi öğretiyor.”
Işık, köyde artık öğretmenlerin mücadelesinin, depremde yakınlarını kaybeden ailelerin ve başka köylü direnişlerinin de konuşulduğunu anlatıyor.
Maden, jeotermal ya da HES fark etmiyor. Akbelen’den Fındıklı’ya, Kalemoğlu’ndan Alamut’a uzanan örneklerde aynı yöntemler tekrarlanıyor: Yerel ilişkiler kurularak sahaya giriliyor, bilgiye erişim zorlaştırılıyor, hukuki süreçler uzuyor ve kolluk müdahalesi devreye giriyor. Bu benzerlikler, yerel direnişlerin birbirinden öğrendiği ortak bir mücadele hafızası yaratıyor.
Yerel mücadeleler; hukukla, devletle, şirketlerle ve başka direnişlerle kurulan ilişkiler içinde, Türkiye’nin farklı bölgelerinde birbirini tanıyan ve birbirinden öğrenen bir mücadele ağına dönüşüyor.
Söyleşinin sonunda Esra Işık’ın Denizli’nin Avdan köyünden aktardığı bir örnek, bu ortak hafızanın nasıl kurulduğunu özetliyor. Bir enerji projesine karşı direndiği için yargılanan Hatice teyzenin duruşma çıkışında söylediği söz, Işık’a göre mücadeleyi ayakta tutan duyguyu anlatıyor:
“Zenginin parası biter, güçlünün gücü biter ama hak bitmez.”