Türkiye’de iktidarı destekleyen gazeteci olmak da zor! Yanlış anlamayın, televizyonda veya makalelerinde sarf ettikleri bir cümle yüzünden iddianameye konu olma ihtimalleri tabii ki yok! Silivri’ye ise ancak sanıkları dinlemek için merak ederlerse ancak giderler.
Onların da zorluğu bambaşka… İktidarı koruyabilmek için onları savunan -mantıklı ya da mantıksız- yaklaşımlar ortaya koymaya, şapkadan tavşan çıkarmaya mecburlar! Bu da bazen abartılı dramatik yorumlar okumamıza sebep olabiliyor.
Mesela Hürriyet’te Abdülkadir Selvi, evvelsi gün “Saraçhane’de Devleşen İmamoğlu Silivri’de Çöktü” başlıklı makalesinde kendini o kadar zor durumlara sokmuş ki, inanın, okurken onun adına üzüldüm; içim burkuldu! Selvi’nin iddiası özetle şöyle: Güya “İmamoğlu bir dönem CHP’nin yelkenlerini şişiren bir rüzgâr estiriyormuş ama sonra yargılamalarla birlikte yük olmaya başlamış; çünkü İmamoğlu ikna edici bir savunma yapamıyormuş, maddi deliller ortaya koyamıyormuş” … Emin olun, bunları okuyunca gülsem mi ağlasam mı karar veremedim!
İmamoğlu’nun mahkemede şu ana kadar yapmak istediği uzun ve içerikli savunma için herhangi bir zaman diliminde hâlâ yer açılamadığını biliyor olması lazım! Ayrıca Selvi’nin yine İmamoğlu’nun “Millet Şahidimdir” başlıklı savunma kitabının yayınlanma ve dağıtılma haklarının hiçbir hukuki gerekçe olmadan askıya alındığını; kendisinin de bu şekilde içerikli açıklamalar ve kanıtlarla savunma şansının en azından şimdilik böylece ortadan kaldırıldığını bilmiyor olması mümkün değil! Çünkü bunu ortaokul talebeleri de dahil olmak üzere herkes biliyor!
Diğer konu, herhalde Türkiye’de köşe yazarı olduğunu iddia eden bir insanın süregelen davalarda somut anıtlarla hâkimi ikna etmenin sanığın değil, savcının görevi olduğunu biliyor olması lazım. Somut maddi deliller getirerek suçlamasını ortaya koyması gereken savcıdır. Peki diyelim ki, bir gazeteci sözde merkez bir gazetede kendi kalbinin sesini dinleyerek iktidar adına sütun dolduruyor!
Ne beklersiniz? Kendi hükümetini korumak adına, “Hakkında 3800 sayfaya sığdırılmış iddianame ve talep edilen 849 yıl ile 2436 yıl arasında gidip gelen bir ceza olduğuna göre, İmamoğlu’nun savunmasını yapabilmesi lazım, aksi takdirde Türkiye’deki siyasi rejim dünyanın gözünde tamamen karanlığa gömülür” demesini beklerdim! Ne gezeerr!
Selvi , tersine iktidara uygun bir metin oluşturabilmek için, bu cümleleri kaleme alabildiğine göre, kendisi üç maymunu oynamaya devam etmek istiyor. Devlet Bahçeli’den başlayarak hükümet erkanının naklen yayınlanmasını önce kabul ettiği söylenen “asrın davası” nda, sonradan bu sözler unutuldu. Sonra, geçen hafta Adalet Bakanı Akın Gürlek ortaya bir soru attı: “En başta bu dava açıldığında ‘Bu yargılama canlı yayında yayınlansın, kendimize güveniyoruz’ gibi bir söylem vardı.
Şu anda ben Ekrem Bey acaba aynı tavır içinde olur mu diye sormak istiyorum.” Tabii ki yanıt, derhal, neredeyse aynı anda Özgür Özel ve İmamoğlu’ndan geldi ve onlar hala ısrarla canlı yayının en kısa zamanda başlamasını istiyorlardı. Ben de Silivri’ye her gittiğimde ya da haberleri gazetelerden ya da televizyonlardan aldığımda, İmamoğlu’nun hangi net ve cesur kelimelerle ve tavırla kendini savunduğunu bizzat izledim ve notlar aldım. Ama heyecanla beklediğimiz o büyük savunma hâlâ yapılamadı.
Şimdi kitap da yasaklanınca (ki bu durumu destekleyecek hiçbir hukuki gerekçeyi avukatlar henüz bulamadı!) herhalde artık adım adım Türkiye Cumhuriyeti’nin butlan dönemindeki rejiminde şöyle bir hukuki anlayışa geçiş yapılacak: “ İddianame gerektiği kadar ya da rekor seviyede uzun olabilir. Aylarca sürerek oluşturulmuş olabilir. Ancak iddianame ne kadar uzun, ciddi veya ağır ceza talepleriyle gelirse gelsin, sanığın bunlara sözlü veya yazılı yanıt verme hakkı yoktur.” Gerçekten böyle bir yöntemi benimserlerse, o zaman herkesin çok şikâyet ettiği adalet saraylarındaki uzun süren davalar ve tıkanmalar çok hafifler!
Pratik bir yöntem: İddianame sonsuza kadar gidebilir, yeter ki sanık savunma hakkını kullanmasın! Biliyorum, kulağa çok absürt geliyor ama şu aşamada yaşanan bu! Aksini söyleyebilen var mı?
Medyada ifade edildiği gibi, bu kitap yurt dışında yayınlanırsa ne olur, orasını tahmin etmek zor değil! Buna benzer dayanağı olmayan sansür hareketlerinin dünyada ne kadar tepki gördüğünü biliyoruz… CHP-YENİ PARTİ: GERİLİM KAYBOLMUYOR!
İktidar kanadı İmamoğlu’nu ve gerçek muhalefeti mağdur ettikçe, İmamoğlu-Özel ikilisinin gücü artmaya devam ediyor! Tarihin en saçma siyasi-hukuki entrikası olan butlan faciasını burada tekrar özetlemeyeceğim. Ama Bay Kemal CHP’sinin içinde olup bitenler hakkındaki haberler ve dedikodular durulmak bilmiyor!
Aynen yukarıdaki köşe yazısı yorumumda olduğu gibi, “güler misin ağlar mısın” durumu! Figüran krizini duymayan kalmadı. Butlan İl Başkanı Gürsel Tekin’in artık iddialı ve entrika dolu manevralarıyla butlancıları bile usandırdığı şu günlerde, kendisini o mahkeme kaynaklı sıfattan artık geri çekmek gerektiğine inanan CHP’liler, ağır bir dirençle karşılaştılar: “Yooo, olmaaazzz!
Beni buraya siz yerleştirmediniz ki siz geri alasınız!” Aynı Gürsel Tekin’in dramatik eforlarla kendisini ahı gitmiş butlanı kalmış o tarihi dev partinin genel başkanlığına yakıştırabildiği haberleri ise beni acı acı gülümsetti… “Nereden nereye?” dedim. Unutmayın, her aynanın bir sahibi ve bir alıcısı vardır.
Hani kendini görmek istediği şekilde gösteren özel sihirli aynalar… Partide bunun dışında birçok farklı muhalif dalga var! Butlancı olup Bay Kemal’e karşı olanların yarattığı dalga, butlancı ve Bay Kemalci olanların dalgası, butlana ve Bay Kemal’e muhalif olup birçoğu kendileriyle Özel-İmamoğlu ikilisi arasına bir mesafe koyan ve CHP’yi terk etmemeye kararlı, bir kısmının gönlünde hala gözle görülür şekilde “CHP Genel Başkanlığı rüyası” yer alan “eski saygın üyeler”, hangi taraftan olduğunu bilemeden ve durumunu çaktırmadan oluşacak her potansiyel iç yapıya kendini monte etmeye hazırlanan ne idüğü belirsizler bukalemunlar dalgası: Eskiden okyanus olan bu tarihi parti, artık göle dönüşmüş şekilde…
Nereye gittiğini, ne zaman sağlıklı bir kurultay yapabileceğini bilemeden dalgalarla boğuşuyor. (Deniz kazalarının acı bir şekilde üst üste geldiği şu günlerde aslında insanın içinden böyle bir analoji kurmak bile gelmiyor!) Son olarak, Bay Kemal’in ihraç etmeye çalıştığı, Özgür Özel’in gemide bıraktığı yediemin parti meclisi üyeleri, kendi durumlarına ilişkin çıkacak kararı bekliyorlar! Bay Kemal bu 49 kişiyi “Yeni Parti’ye çalışıyorlar” diye ihraç kervanına yerleştirdi ve onlardan “Truva atları” diye bahsetmeyi tercih etti! Demek ki siyaset tarihinin gelmiş geçmiş en büyük Truva atı, kendi yansımasını çevresinde görecek kadar şartlanmış!
Çeşitli kimlikler düşünerek CHP’yi bu şekilde bölmelerinin yeterli olmadığını düşünen farklı yapılar var. Onlar da her an Yargıtay’ın butlan kararını bozması ve bu şekilde büyük bir çıkış ivmesi yakalamış olan Yeni Parti’nin içinden “hadi CHP’ye dönelim” şeklinde bir kararsızlar ordusu yaratıp yeni bir bölünme umudunu kovalayanlar çıkabilir.! Bu senaryo yaşanırsa hiç şaşırmam ama Yeni Parti’nin bu devir tamamen bitene kadar kendi çizgisinde kalması şart!
Bakın, bu çapraz dalgaların yarattığı akıntılar ve girdaplar arasında siyasete anlam vermek o kadar zor ki; size, olsa olsa ancak canlı yayın yapar gibi, bu iç çekişmeleri anlaşılır diliyle bizlerle paylaşan gazeteci dostum Şaban Sevinç’in YouTube paylaşımlarını önerebilirim. Parti sözcüsü olduğu için, bu kargaşada kendisini özel bir çekim merkezi haline dönüştürmeye çalışan Müslüm Sarı ise “Mansur Yavaş’la görüştükleri ve Yavaş’ın CHP’yi seçtiği” şeklinde bir kuyruklu yalanı ortaya attıktan sonra Yavaş tarafından hızla yalanlandı! Demek ki onun hesabı “ben ortaya böyle bir lafı atarım, Yavaş da şu anda bunu yalanlamaya cesaret edemez” şeklindeydi.
Allah akıl fikir versin, siyaseti bu seviyeye düşürenlere! İşte karşınızdakiler zaten figüran senaryosunu kaleme alan tayfa! Onların size anlatacakları hikâyeler de olsa olsa bu seviyede olur!
Bütün bu çalkantının ortasında Yeni Parti yeni genel merkezinde ilk Parti Meclisi toplantısını yaptı! Hayırlı olsun. Özel, o gün de halka güven veren harika demeçler verdi.
Ben Yeni Parti konusunda umut doluyum. Türkiye’nin sayısız ilerici, devrimci, çağdaş insanı gibi… Ne yazık ki bu değerleri taşıyan, paylaşan en değerli isimlerimizi birer birer kaybediyoruz.
Uğruna mücadele ettiğimiz o çakmak mavi gözler için, güneşi, dostluğu, özgürlüğü tekrar doya doya yaşayamadan, umutları içlerinde götürerek aramızdan ayrılıyorlar. Mekanı cennet olsun, sevgili Şükran Soner’i kaybetmek, yalnız biz Cumhuriyet ailesi için değil, muhalif devrimci dünya ve geçmişi adına da dev bir kayıp. Türkiye’nin değerli Şükran ablasını her zaman güler yüzlü, derin, arkasında bıraktığı sayısız iz ve hatıralarıyla, hiçbir zaman eksik olmayan umudu ve hiçbir zaman vazgeçmeyeceği güzel emelleri ve emekten yana kullandığı enerjisiyle hatırlayacağız …
Devran döndükten sonra, mezarlarının başında anarak ruhunuz şad olsun diyeceğimiz altın insanların sayısı arttı… Yaşarsak, bunu gerçekleştirmek boynumuzun borcu olsun!