26 Ağustos sabahı Nepal’de hızla eriyen bir buzulun kırılması büyük bir sel felaketine yol açtı: 930’dan fazla insan öldü, yaklaşık 4 bin kişi kayboldu. Uzak bir trajedi gibi görünse de bugün hiçbir gıda, su ya da iklim krizi gerçekten uzakta değil. Nepal’deki sel, Hindistan’daki kuraklık, Peru’da azalan balık stokları, Türkiye’de kuruyan göller, yanan ormanlar, Avrupa’daki sıcak dalgaları aynı zincirin halkaları.
Bu zincirin halkaları arasında, pazartesi yazımda aktardıklarım da var. UYGARLIK VE KRİZLERİ Kapitalist uygarlık için büyük tehlike tek başına bir kuraklık ya da savaş değil, birçok krizin aynı anda patlaması. Öyle de oluyor.
Uluslararası iklim araştırma kurumlarının Ağustos 2026 değerlendirmelerine göre bu yıl çok şiddetli bir El Niño yaşanma ihtimali yüzde 90’ın üzerinde. Kasım-aralık döneminde, 1950’den bu yana en şiddetli El Niño’nun gerçekleşme olasılığı yüzde 69. Dünya Gıda Programı bunun 2027 sonuna kadar 49 milyon insanı daha, akut gıda güvensizliğine itebileceğini hesaplıyor.
Peru’da hamsi avı kotasının yüzde 36 azaltılması, hayvan yemi olarak kullanılan balık unu fiyatlarını altı ayda yüzde 90’a yakın artırdı. El Niño etkisi kahve, şarap üzümleri, palm yağı, şeker, pirinç üretiminde de kayıplara yol açıyor. Henüz Pentagon’un 2003 tarihli raporunda öngördüğü “sistemik kırılma” noktasında olmayabiliriz ancak gıda ve üretim maliyetleri artıyor, çiftçileri etkileyen ekonomik ve sağlık riskleri artıyor.
Küresel ısınma tarımın dayanabileceği sınırları daraltırken El Niño yağış, sıcaklık rejimlerindeki bozulmayı hızlandırıyor. Savaşlar bu süreci ağırlaştırıyor. Gazze ve Ukrayna’daki yıkımın karbon ayak izi, orduların yakıt tüketimi ve hava taşımacılığı küresel ısınmayı besliyor.
İran savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ise enerji, gübre ve lojistik şoklarını büyüttü. Ürün henüz tarlada yetişmeden suyun, gübrenin, mazotun, taşımacılığın maliyeti yükseliyor. Tabii, Yapay zekânın dayandığı veri merkezlerinin, insanla rekabet eden su ve enerji gereksinimi de var.
VE TÜRKİYE Türkiye bu küresel zincirin dışında değil. 2025-2026 kuraklığında buğday üretimi yüzde 15 azalarak 16.3 milyon tona gerilemiş. 2026 rekoltesinin 24.5 milyon tona çıkması beklense de bu dalgalanma yapısal sorunları çözmüyor.
Türkiye gübre, mazot girdilerinde yaklaşık yüzde 90 oranında dışa bağımlı. İran savaşı sonrasında gübre fiyatları yüzde 8.3-26.5 arasında arttı; mazotun litre fiyatı 61.41 liradan 75.12 liraya yükseldi, ağustosta 85 lirayı aştı. Temel sorun su stoklarında yaşanıyor.
Türkiye’de kişi başına kullanılabilir su yaklaşık 1.300 metreküp düzeyinde; kullanılan suyun yüzde 79’u tarımda tüketiliyor. Konya, Gediz ve Büyük Menderes havzalarında yeraltı sularının aşırı kullanımı ekonomik, toplumsal açıdan riskler getiriyor. NASA’nın verileri de dünyanın birçok büyük akiferinde çekilen suyun doğal yenilenme hızını aştığını gösteriyor.
Rejimin, neoliberal politikaları çiftçiyi piyasa karşısında savunmasız bıraktı. Devletin fiyat, girdi desteği gerilerken çiftçi; dünya fiyatları, ithal girdiler, döviz kuru ve büyük alıcılar karşısında pazarlık gücü olmayan bir aktöre dönüştü. İklim krizi, El Niño ve savaşların yarattığı maliyet şokları bu zayıflatılmış üretici yapısına çarpıyor.
Henüz marketlerde raflar boşalmıyor ama çiftçinin üretimden çekilmesi, gıda rejiminin ithalata, kura ve dünya piyasalarına daha fazla bağımlı hale gelmesi bu durumu değiştirebilir. Zincirin halkalarına dönersek, Pentagon ’un 23 yıl önce hazırladığı “Ani iklim değişikliği ve ulusal güvenlik” konulu rapor, kitlesel göç, salgın, gıda ve su kıtlığı karşısında devletlerin sert güvenlik politikalarına yönelebileceğini öngörüyordu. İklim krizinin güvenlik sorununa dönüşmesi, “hayatta kalma” zorunluluğunu, “olağanüstü hal” uygulamalarının, sınırların kapatılmasının, hatta savaşların meşruiyet kaynağına dönüştürebilirdi.
Bu bizi yeniden “süreç olarak faşizm” kavramına getiriyor: Kriz ya da kriz beklentisinin, egemen sınıf seçkinlerinde yarattığı korku, korkuya dayanarak gündeme gelen “olağanüstü” (istisna) uygulamalar ve krizin güvenlikle ilişkilendirilmesi, haklar özgürlükler üzerindeki baskıları artırıyor, savaş olasılıklarına toplumsal rıza almak kolaylaşıyor, devletin biçimi bu zeminde değişmeye başlıyor.