Moda sergileri son yıllarda dünya çapında belirgin bir artış gösteriyor. Moda ile sanatın kesiştiği Met Gala da bu eğilimin en görünür örneklerinden biri. Şimdi ise denkleme sinema da katılıyor.
“The Devil Wears Prada” filminde kullanılan giysilerin Christie’s üzerinden satışa çıkması, bu üç dünyayı aynı masada buluşturuyor. Yalnızca bir müzayede olmanın ötesinde bu gelişme, günümüzün kültürel değer anlayışımıza de ışık tutuyor. BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ DESTEKLENİYOR Christie’s, 1-15 Eylül arasında, “A Million Girls Would Kill for These Things” başlığıyla çevrimiçi bir hayır müzayedesi düzenliyor.
Meryl Streep’in bizzat fikir anneliğini yaptığı satış, Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) ve Amerikan Moda Tasarımcıları Konseyi’ni (CFDA) destekliyor. Yani gelir, hem basın özgürlüğüne hem de genç moda tasarımcılarına aktarıalcak. Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt, Stanley Tucci, Simone Ashley ve Lady Gaga’nın filmde kullandığı parçalar arasında Dries Van Noten bir blazer, Schiaparelli bir blazer, Dior bir takım ve Elsa Peretti imzalı bir bilezik bulunuyor.
Andy Sachs’ın giydiği Gabriela Hearst elbisesi ise listenin en eğlenceli parçalarından biri. Filmde, üzerine yemek dökülen 7.9 dolarlık elbise, lekesiyle birlikte daha mütevazı bir fiyata satışa çıkıyor. Toplam 20 parçadan oluşan koleksiyonun olası değeri 1 milyon doları aşıyor.
İLK FİLMDE DE BENZER SÜREÇ İlk filmde de benzer bir süreç yaşanmıştı. 2006’da yine filmin kostümlerinin bir bölümü eBay üzerinden yardım amacıyla satılmıştı. Valentino, Prada, Calvin Klein, Bill Blass, Christian Louboutin ve Azzedine Alaïa gibi isimlerin tasarımları bu satışta yer almıştı.
Aradan 20 yıl geçtikten sonra aynı giysi evreninin artık eBay yerine Christie’s’ye taşınması bile başlı başına bir kültürel değişim örneği. Moda artık sanata çok daha yakın bir yerde konumlanıyor. Yalnızca “güzel giysi”lerden ibaret bir alan olarak görülmüyor; araştırıyor, referans veriyor, tarih yazıyor, sanat tarihini yeniden yorumluyor, arşivlerle çalışıyor.
Lizbon’daki Gulbenkian’da açılan Art & Fashion sergisi de benzer bir yaklaşım benimsemişti. Vakfın 70. kuruluş yıl dönümü kapsamında açılan sergide, müzenin koleksiyonundan yaklaşık 100 eser, son 150 yıla yayılan 140 haute couture parçayla yan yana sergilendi. TARİHSEL EŞLEŞMELER Küratör Eloy Martínez de la Pera, Guo Pei'nin ışıltılı bir elbisesini eski bir Mısır cenaze maskesiyle, Balenciaga'nın heykelsi formlarını bir Asur kabartmasıyla, McQueen ile Givenchy'nin işçiliğini Japon baskılarıyla eşleştirdi.
Yves Saint Laurent'in 1968 tarihli Saharienne ceketi, Fransız İzlenimcileri'nin eserleriyle aynı salona konumlandı. Serginin amacı, imgelerin ve biçimlerin yüzyıllar boyunca nasıl dolaştığını göstermekti. Bu akıma katılan tek müze Gulbenkian değil elbette.
Londra’daki Victoria and Albert Museum, bu yılki açılışını Elsa Schiaparelli sergisiyle yaptı. Sergi, tasarımcının ünlü Istakoz Elbisesi’nden, Dalí ile birlikte tasarladığı şapka serisine kadar, sürrealizmin modaya nasıl sızdığının izini sürüyor. New York'ta FIT Museum, konuyu 18 Şubat-19 Nisan 2026 tarihleri arasında düzenlediği serginin adına taşıdı: “Art X Fashion”.
Schiaparelli'den Rei Kawakubo’ya, Iris van Herpen’den Martin Margiela’ya uzanan bir seçkiyle, giysinin yalnızca işlevsel bir nesne olmaktan öte düşünsel, estetik bir ifade biçimi olduğunu bize hatırlattı. YIKILAN HİYERARŞİ Bence burada olan biten, moda dünyasının sanata veya sinemaya öykünmesi değil. Daha çok, bu üç alan arasındaki eski, “sahte” hiyerarşinin çökmesi.
Uzun yıllar moda “geçici”, “yüzeysel”, sanat ise “kalıcı”, “derin” diye ikiye ayrıldı; sinema kostümü de en fazla “pop kültür sayıldı. Oysa bir giysinin de bir tablo kadar, bir film karesi kadar bir anının, hafızanın veya bir zamanın izlerini taşıdığını artık kimse inkâr etmiyor. Andy Sachs'ın lekeli elbisesi de bu yüzden kusurlu olmaktan öte hikâyenin ta kendisi oluyor.