Vikipedi’de rastladığım “R.T. Erdoğan ve Osmanlı” başlıklı yazıyı birlikte okuyalım: [ Recep Tayyip Erdoğan ’ın Osmanlı sevgisi; tarihi mirası sahiplenme, sembolik ve mimari vurgular ile dış politikada “ Neo-Osmanlıcı” olarak nitelendirilen iddialı bir vizyonun birleşiminden oluşur. Bu yaklaşım, geçmişin ihtişamını modern siyasetin merkezine yerleştirme amacı taşır.
SİYASİ VE SEMBOLİK YAKLAŞIM Tarih anlayışı: Erdoğan, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin birbirinin zıddı olmadığını, aksine Türkiye’nin köklü tarihinin ardışık ve tamamlayıcı parçaları olduğunu savunur. Öncü figürler: Söylemlerinde sık sık Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve II. Abdülhamit gibi padişahlara atıfta bulunarak onların liderlik modellerini ve vizyonlarını öne çıkarır.
Kamuoyu vurgusu: Osmanlı’nın adalet, hoşgörü ve küresel güç olma iddialarını günümüz Türkiye’sinin uluslararası hedefleriyle bağdaştırır. MİMARİ VE KÜLTÜREL YANSIMALAR Cumhurbaşkanlığı Külliyesi: Beştepe’deki yapı, Selçuklu ve Osmanlı mimari unsurlarını harmanlayan bir anlayışla tasarlanmıştır. Ecdat yadigârı projeler: Yurtiçi ve yurtdışındaki Osmanlı eserlerinin (camiler, imaretler, köprüler) TİKA ve benzeri kurumlar aracılığıyla restore edilmesi ve korunması devlet politikası olarak desteklenmiştir.
Görsel semboller: Resmi törenlerde ve karşılamalarda tarihi kıyafetli askeri birliklerin (tarihi bayraklar ve askerler) kullanılması bu aidiyetin görsel yansımalarıdır. Time: “Erdoğan’ın Osmanlı İmparatorluğu sevgisi neden dünyayı kaygılandırmalı?” 4 Eylül 2020 - “Aldığı örnek Yavuz Sultan Selim”. “Erdoğan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nu ‘diriltme’ konusunda çok şey yazılıp çizildiği belirtilen yazıda, cumhurbaşkanının kendisine Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim’i örnek aldığı ileri sürülüyor.”] *** Feridun Andaç, benimle ilgili hazırladığı söyleşi-kitabın adı olarak dosyanın ilk sayfasına “Özdemir İnce: Geçmiş ve Gelecek Bugündür” diye yazmış.
Doğrudur, dün geçmiştir, yarın varsayımsal bir gün ve zaman dilimidir. Gerçek zaman “bugün” dür. Bu nedenle “Tarih tekkerrür eder” (Tarih tekrarlar) palavrasına inanmam.
İnananlara göre, “Tarih tekrarlar” özlü sözünün tanımı şöyle: Geçmişte yaşanan olaylar, insan doğasının değişmemesi ve benzer hataların tekrarlanması nedeniyle gelecekte benzer şekillerde yeniden yaşanırmış; olayların birebir aynısı yaşanmaz fakat benzer sebepler ve insan tepkileri benzer sonuçları doğururmuş. Arap-İslam kafası şöyle düşünür: “Geçmişte çok güçlü, zengin ve muzafferdik, gelecekte çok güçlü, zengin ve muzaffer olmak için geçmişi örnek almalıyız.” İyi de bizim memlekette “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler”. Geçmiş geçmiştir, gelecek henüz gelmemiştir ama karşında taş gibi “bugün” vardır.
R.T. Erdoğan’ın iftihar ettiği Osmanlı ataları benim atam değildir. Onun atalarının bilimsel buluş ve keşiflere bir dirhem katkısı olmamıştır.
İ spanyol ve Portekizli, Kuzey ve Güney Amerika’yı, Afrika’yı keşfetmiş, konuştuğu dili dünyaya yaymış; Osmanlı’nın fetihle ele geçirdiği toprakların tamamını “böyük” atası 2. Abdülhamit kaybetmiştir. Keşfedilen topraklar dünya durdukça duracak, Osmanlı’nın fethettiği topraklar hava civa olmuş.
R.T. Erdoğan, 2. Abdülhamit’e Çin’den Maçin’e kadar yayılmış Müslümanları birleştirmeye çalıştığı için hayranmış.
2. Abdülhamit tarih karşısına ütülmüş, müflis bir hayalperesttir. R.T.
Erdoğan bütün müflislere hayran ama ebediyyen muzaffer Cumhuriyete küs. Neden? Çünkü dini siyasetin maşası olmaktan kurtaran Atatürk ’e küs!
Neden? Kendisi bu nedeni açıklasa da aydınlansak biraz. Ona göre “birileri Cumhuriyetin arkasına saklanıp Osmanlı karşıtlığı” yapıyormuş...
Bu karşıtlar arasında ben de varım. Cumhuriyetin arkasına sığınmama gerek yok; Osmanlı tarih dersinden birkaç “sıfır” alıp sınıfta çakmış, “belge” alıp okuldan atılmış. Karnesinde yazıyor!...
Anadolu’daki Selçuklu eserlerinin yanında Osmanlı’nın esamesi bile okunmaz. Türk düşmanı Osmanlı’yı isteyen, vicdanı kaldırıyorsa kendisine ata seçebilir, benim atam değildir. Bunu bir kez daha yazıyorum.
İsteyen yeniçeri kılıklı merasim bölüklerini törenlere çıkarabilir ama yeniçeri isyanları Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflamasına, sık padişah ve vezir değişikliklerine, devlet otoritesinin sarsılmasına ve ekonominin bozulmasına yol açmıştır. Sonunda, 1826 yılında Vaka-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağı’nın tamamen kaldırılmasıyla bu beladan kurtulmuştur. Osmanlı’da rüşvet meşrulaşmış bir “müessese” dir, bir kurumdur.
Öyle ki kız istemeye giden ailenin “Oğlumuzun maaşı şu kadar, rüşveti bu kadar ” diye kostaklandıkları bile söylenir. Bana inanmayanlara Prof. Dr.
Ahmet Mumcu’nun “Tarih İçindeki Genel Gelişimiyle Birlikte Osmanlı Devletinde Rüşvet (Özellikle Yargıda Rüşvet)” adlı kitabının kapağını açmalarını salık veririm.