Ölüm... Soğuk, gerçek ve kaçınılmaz. Kimi zamansız...
Kişi için son nokta... Ya geride bıraktıkları? Her gün kitap ve gazete dolu sırt çantası ve sonsuz enerjisi ile gazetenin bahçe kapısından içeri giren Şükran Soner ’i (Şükoş’umuzu) aynı kapıdan bu kez Türk bayrağına sarılı tabut ile uğurladık.
Acı ve üzüntünün yanı sıra karmaşık duygularla. Anlatmaya çalışayım. 80 yıllık yaşamının 60 yılını verdiği Cumhuriyet ile bu kadar özdeşleşmiş, bu kadar iç içe geçmiş başka bir insan var mı?
Hiç sanmıyorum. Gazetesine bu kadar içten, hesapsız, çıkarsız kendini adamış başka biri? Daima orada olduğunu ve sanki sonsuza kadar olacağını bilirsin ama birden parmaklarının arasından kayıp gider.
İşte Şükran’ın ölüm haberini aldığımda ilk hissettiğim duygu buydu. Cumhuriyet de yara almıştı, ben de. 32 yıl önce Cumhuriyet’te mesleğe ilk başladığımda “Şükran Hanım” dı benim için.
Emek ve işçi hakları gibi zorlu bir alanda, darbeler krizler arasında ilkelerinden ödün vermeden sürdürdüğü gazeteciliğine hayrandım; tanıdıkça sohbetlerimiz koyulaştıkça “Şükran abla” oldu. Mütevazılığı, yardımseverliği, enerjisi gazetenin Babıâli’deki o eski binasından dışarı taşardı. Yanımızdaydı hep.
Bilirdik. Şişli’deki bina daha kapalıydı, odalara çekilmiştik. İletişim zayıflamıştı ama Şükran abla ihtiyaç olan her anda daima karşımıza çıkardı.
Bilirdik. Peki bilmek ne demek? İngilizce çok güzel bir söz vardır: “Taken for granted” Tam Türkçe karşılığı yok ne yazık ki: Birinin varlığını o kadar olağan kabul ederiz ki hep var olacağını düşünürüz hatta zaman zaman o kişinin değerini artık fark etmemeye başlarız.
İşte gazetenin bahçe kapısından sonsuzluğa uğurlarken yüreğime çöken yumrunun bir parçası da buydu. Hep bir yerlere ve bir şeylere koşturduğumuz; her şey ile birlikte “zaman” ı da hızla tükettiğimiz bir dönemin içinde Şükran’ı Şükran yapan özelliklerin değerini tam özümseyebildik mi? Örneğin, asla ego sahibi olmamasını; kendini ön plana çıkarmadan, “ben” demeden var olabilmesini...
Çünkü ego biraz da insanın kendisini dünyanın merkezine koyması değil mi? Yaptıklarının görülmesini, söylediklerinin duyulmasını, değerinin başkaları tarafından sürekli teslim edilmesini beklemek. “Ben yaptım, ben söyledim, benim hakkım, benim başarım...” diye başlayan görünmez bir iç hesap.
Oysa Şükran’da “ben” pek yoktu. Daha doğrusu, güçlü bir kişiliği, inatla savunduğu düşünceleri, kavgaları vardı elbette ama bunların merkezinde kendisi yoktu. Bir mesele vardı, bir haksızlık vardı, bir işçi, bir kadın, hakkı yenmiş bir insan vardı; Cumhuriyet vardı.
Kendini değil, derdini önemserdi. Belki gerçek mütevazılık da budur: Kendini sürekli büyütme ihtiyacı duymamak. Bugünün dünyasında ne kadar zor bir özellik bu.
“Ben” çağında yaşıyoruz. Kendimizi anlatıyor, gösteriyor; başarılarımızı sergiliyor, görülmek, beğenilmek, onaylanmak istiyoruz. Sosyal medya bunu iyice körüklüyor kuşkusuz ama mesele yalnızca sosyal medya da değil.
İş hayatında, siyasette, gazetecilikte; giderek daha fazla insan yaptığı işten çok o işin kendisine kazandıracağı görünürlüğün peşinde. Sessizce emek vermek, başkasının önünü açmak, karşılığını hemen beklememek neredeyse eski zamanlara ait erdemler gibi. Şükran ise başka bir dünyanın insanıydı.
Belki de onu sonsuzluğa uğurlarken içimde büyüyen eksiklik duygusunun bir nedeni buydu: Çünkü yalnızca çok sevdiğim bir insanı değil, temsil ettiği bir insanlık halini de uğurladım ben.