Türkiye’de bugün yaşanan her operasyonun yalnızca savcılık dosyasındaki suçlamalardan ibaret olmadığını yaşayarak görüyoruz. Bugün Süleymancılar üzerinden yaşananlara da bu gözle bakmak gerekiyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında Alihan Kuriş ’in de aralarında bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi, bunlardan 30’u gözaltına alındı.
Operasyon 17 ile yayıldı. MASAK raporlarına dayandığı belirtilen soruşturmada çok sayıda kişi ve şirketin mali ilişkileri mercek altına alındı, 33 şirkete ait 80 adreste arama ve el koyma işlemleri yapıldı. Soruşturmanın suç örgütü kurma ve yönetme, suç örgütüne üye olma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık ve vergi mevzuatına aykırılık iddiaları üzerinden yürütüldüğü bildirildi.
Buraya kadar olan kısmı hukuk devleti açısından tartışmak mümkün. Suç varsa soruşturulur. Delil varsa yargılanır.
Suç sabitse cezası verilir. Fakat asıl soru bundan sonra başlıyor. Bu operasyon Süleymancıları tasfiye etmek için mi yapılıyor, yoksa Süleymancılar içerisindeki Alihan Kuriş yönetimini tasfiye edip yapıyı yeniden dizayn etmek için mi?
Ben ikinci ihtimalin ciddi biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ortada FETÖ örneğinde olduğu gibi bir cemaatin bütün kurumsal varlığını hedef alan, yapıyı topyekûn ortadan kaldırmaya dönük bir süreç görüntüsü yok. Tam tersine, hedefin özellikle Alihan Kuriş ve onun etrafındaki kadro ile ekonomik ve örgütsel ağ olduğu iddia ediliyor.
Bu ayrım son derece önemli. Çünkü Süleymancılar yalnızca birkaç kişiden ibaret bir yapı değil. Türkiye’de ve Avrupa’da onlarca yıldır oluşmuş geniş bir sosyal, ekonomik ve dini ağdan söz ediyoruz.
Almanya’daki yapılanmanın önemli kurumsal çatı isimlerinden biri de VIKZ, yani Verband der Islamischen Kulturzentren. VIKZ’nin kendi açıklamasına göre kuruluşun yüzlerce bağımsız cami ve eğitim derneğiyle bağlantısı bulunuyor. Dolayısıyla bugün Ankara’da başlatılan bir mali suç soruşturmasının etkisi Ankara sınırlarında kalmayabilir.
Almanya’daki kapıyı da çalmak gerekiyor. Edindiğim bilgilere göre VIKZ tarafında eski başkan ve halen işlerin yürütülmesinde etkili olduğu belirtilen İbrahim Çavdar ’ın 24 Ağustos’a kadar “tatilde” olduğu ifade ediliyor. Vakfın sözcüsü Erol Pürlü ’ye ise ulaşılmaya çalışılıyor.
Pürlü, VIKZ’nin kamuoyuna ve basına dönük yüzü olan isimlerden biri. VIKZ’nin kendi internet sitesinde de Pürlü’nün basın ve kamuoyuyla ilişkilerden sorumlu olduğu görülüyor. Şimdi asıl kritik noktaya gelelim.
Alihan Kuriş’in şirket bağlantıları. Elimizdeki ticari kayıt görüntüsünde Kuriş’in farklı dönemlerde Altun Mimarlık, Fersah Denizcilik, Çamlıca Palas, Arden Gıda ve ELF Yapı gibi şirketlerle yönetici, ortak veya eski yönetici/ortak sıfatlarıyla bağlantısı görülüyor. Bu kayıtlar tek başına herhangi bir suçun kanıtı değildir.
Zaten bunun hükmünü de gazeteci değil, bağımsız yargı verir. Öte yandan operasyon kapsamında el konan şirketler arasında Seli İçecek ve Meyve Suları AŞ’ye ait Buzdağı Su markası da bulunuyor. Buzdağı Su’yun arkasındaki isim ise iki dönem Sakarya Ticaret Odası Başkanlığı yapan Mahmut Kösemusul.
Burada sosyal medyada çok tanınan “Gıda Hareketi” hesabı da dikkat çekiyor. Cemaatle ilişkili olduğu bilinen bu hesap, hazırladığı raporlarda Buzdağı Su’yu birinci sıraya çıkararak markanın öne çıkmasında önemli rol oynadı. Bu tablo, yalnızca şirketlerin el konmasıyla sınırlı bir soruşturma yürütülmediğini; şirketler, vakıf ve dernekler üzerinden kurulan ekonomik ilişkiler ağının da mercek altında olduğunu gösteriyor.
Ama şu açı var. Bir dini yapılanmanın liderinin çevresinde böylesine geniş bir ticari ağ oluşmuşsa bu ağın nasıl çalıştığı kamuoyunun bilmesi gereken bir konudur. Nitekim bugünkü soruşturmanın en önemli taraflarından biri de tam olarak bu.
Şirketler. Para hareketleri. Sermaye artırımları.
Ticari işlemler. Yurtdışı transferleri. MASAK’ın tespitleri.
Yani mesele yalnızca “bir cemaat lideri gözaltına alındı” meselesi değil. Mesele, dini-sosyal bir yapının ekonomik organizasyonunun nerede başlayıp nerede bittiği meselesi. Fakat burada çok daha siyasi bir soru var.
Kuriş giderse kim gelir? Süleymancıların kendi içindeki güç mücadelesi yeni değil. Alihan Kuriş ile Fatih Süleyman Denizolgun arasındaki gerilim yıllardır kamuoyuna yansıyor.
Denizolgun, Süleyman Hilmi Tunahan ’ın torunu ve eski AKP İstanbul milletvekili. 2026 boyunca da cemaat yönetimine yönelik çok sert açıklamalar yaptı, hatta cemaatle bağlantılı şirket ve kuruluşlar hakkında mali operasyon çağrılarında bulundu. Bu yüzden bugün yaşananları yalnızca bugünün operasyonu olarak okumak eksik kalır.
Ortada yıllardır devam eden bir liderlik ve yön çizgisi kavgası var. Bir tarafta Alihan Kuriş yönetimi. Diğer tarafta Denizolgun ailesinin temsil ettiği çizgi.
Ve bugün devletin adli gücü Kuriş yönetiminin üzerine gidiyor. Burada kimse çıkıp “Yeni lider kesin Fatih Süleyman Denizolgun olacak” diyemez. Henüz böyle bir resmi karar yok.
Ama şu soruyu sormak da gazeteciliğin görevidir: Kuriş yönetimi tasfiye edildiğinde ortaya çıkacak boşluğu kim dolduracak? İşte meselenin asıl siyasi tarafı burada başlıyor. CHP’de yaşananlarla benzerlik tesadüf mü?
CHP tartışmalarında yaşananlarla Süleymancılar meselesi elbette aynı hukuki olay değildir. Birisi siyasi parti, diğeri dini-sosyal bir yapılanmadır. Ama siyasi yöntem açısından bir benzerliği tartışmayalım mı?
Aynı devlet, yarın “Bu cemaatin başına şu isim geçsin” noktasına gelirse orada hukuk devletinden değil, toplum mühendisliğinden söz etmeye başlarız. Devlet cemaat yönetmez. Devlet parti yönetmez.
Devlet STK yönetmez. Devlet sendika yönetmez. Bu nedenle bugün Süleymancılar üzerinden yaşananları yalnızca “Kim gözaltına alındı?” diye değil, “Kimin yerine kim hazırlanıyor” sorusuyla okumak gerekiyor.