Kıbrıs meselesi ilk gündeme geldiği günlerden itibaren bir “sorun” olarak tanımlandı. Ancak bu sorunun ortaya çıkışını yalnızca bugünün siyasi tartışmaları üzerinden değerlendirmek, adada yaşananların tarihsel arka planını görmezden gelmek anlamına gelir. 16 Ağustos 1960’ta adada Türkler ile Rumların siyasi eşitliğine dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.
Ne var ki bu ortaklık düzeni uzun ömürlü olmadı. Kıbrıs Rum tarafının 21 Aralık 1963’te başlayan saldırılarıyla yeni bir dönem başladı. Kıbrıs Türkleri açısından bu tarih, ortaklık devletinin fiilen sona erdiği ve toplumun güvenliği için kendi yönetim mekanizmalarını oluşturmak zorunda kaldığı sürecin başlangıcı oldu.
Aradan geçen onlarca yılda Kıbrıs sorununun neredeyse konuşulmadık hiçbir boyutu kalmadı. Buna karşın Birleşmiş Milletler(BM) öncülüğünde sürdürülen müzakerelerde temel hedef, çoğu zaman Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini ve güvenlik kaygılarını yeterince dikkate almadan adanın yeniden birleştirilmesi olarak ortaya konuldu. Bugün Kıbrıs Rum Yönetimi, uluslararası alanda “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanınmanın sağladığı diplomatik avantajları kullanıyor.
Avrupa Birliği üyeliği de bu avantajları güçlendiriyor. Oysa Kıbrıs Türklerinin siyasi iradesinin yok sayıldığı bir ortamda, yalnızca Rum tarafının temsil edildiği bir yapının bütün Kıbrıs adına söz söylemesi, çözüm arayışlarının en önemli çelişkilerinden biridir. Türkiye ise bu süreçte “işgalci” söylemiyle hedef alınıyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adadan çekilmesi talep ediliyor.
Ancak aynı çevrelerin, Kıbrıs’ın güneyinde üçüncü ülkelerin askeri varlığına ve üslerine ilişkin benzer bir tartışmayı gündeme taşımaması dikkat çekiyor. Doğu Akdeniz’in enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve bölgesel güç dengeleri, Kıbrıs’ı daha geniş bir jeopolitik mücadelenin parçası haline getiriyor. Türkiye’nin “Mavi Vatan” yaklaşımı da yalnızca bir denizcilik politikası değil, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve güvenlik çıkarlarının korunması açısından stratejik bir meseledir.
Ancak karşı taraf “Mavi Vatan”a karşı çıkarak Doğu Akdeniz’i Türkiye’ye kapatmaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararının oluşturduğu çerçeve, aradan geçen yıllara karşın Kıbrıs Türklerinin siyasi iradesinin ve eşit statüsünün yeterince dikkate alınmadığı bir zeminin sürmesine neden olmuştur. Bugün bu çözüm modelinin dayatılması, geçmişte yaşanan sorunların tekrarlanmasına ve kısa sürede 1960 öncesindeki koşullara, hatta Annan Planı’nda öngörülen çerçevenin gerisine dönülmesine yol açabileceği unutulmamalıdır.
Adada çözümden yana olanların öncelikle BMGK’nin 186 sayılı kararının yeniden ele alıp Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğinin ve iradesinin güvence altına alınması gerektiğini kabul etmesi gerekiyor. BM ve AB’nin bugüne kadar Kıbrıs konusunda izlediği politikaların çözümsüzlüğü aşamadığı ortadayken kalıcı barış için yaklaşım benimsenmelidir. Ayrıca adanın güneyinin silahlandırılmasının çözüm arayışlarına katkı sağlamadığı da göz ardı edilmemelidir!