Sevr Antlaşması’nın imzalanmasının 106. yıldönümüne rastlayan günlerde, PKK/KCK mensuplarına ilişkin yeni bir hukuki düzenleme kabul edildi. Düzenleme, silahlarını teslim eden örgüt mensupları hakkında belirli şartlarla soruşturma ve kovuşturmaların sona erdirilmesini, mahkûmiyetlerin infaz edilmiş sayılmasını, bazı hak yoksunluklarının ve siyaset yasağının kaldırılmasını öngörmektedir. Terörün sona ermesini, silahların susmasını ve kardeşin kardeşi öldürmemesini elbette herkes ister.
Türkiye’nin 40 yılı aşkın süredir yaşadığı bu soruna hukuk içinde çözüm bulunmalıdır. Ancak mesele yalnızca silahların susması değildir. Asıl soru şudur: Bunun karşılığında Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi temel ilkeleri tartışmaya açılmaktadır?
Bugünkü sürecin yalnız terör örgütü mensuplarının hukuki durumunu düzenlemekten ibaret olmadığı görülmektedir. Vatandaşlık tanımı, kurucu unsur tartışması, anadilinde eğitim, Kürtçenin kamusal statüsü ve yeni anayasa başlıkları aynı siyasi iklim içinde gündeme gelmektedir. Bu nedenle düzenlemenin Sevr Antlaşması’nın imzalandığı 10 Ağustos tarihine rastlaması da üzerinde düşünülmeye değer.
Sevr, Anadolu’nun siyasal ve coğrafi bakımdan parçalanmasını öngörüyordu. Doğu Anadolu’da bir Ermeni yapılanmasının, Güneydoğu Anadolu’da ise özerklikten bağımsızlığa uzanabilecek bir Kürt yapılanmasının önü açılıyordu. Kurtuluş Savaşı bu projeye karşı verilmiş, Lozan ise mücadelenin uluslararası hukuk alanındaki sonucu olmuştur.
ULUS DEVLET HEDEFTE Bugün örgüt çevrelerinden farklı bir tarih okuması yapılmaktadır. Bu okumaya göre, Türkler ve Kürtler Kurtuluş Savaşı’nı birlikte vermiş, fakat Cumhuriyetin kuruluşuyla Kürtler kurucu unsur olmaktan çıkarılmıştır. Buradan hareketle Türkler ve Kürtlerin iki ayrı kurucu unsur olarak tanınması, vatandaşlığın yeniden düzenlenmesi ve Kürtçeye farklı bir anayasal statü verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti etnik toplulukların ortaklığı üzerine kurulmuş bir federasyon değildir. Farklı kökenlerden gelen insanların ortak bir siyasal millet içinde eşit vatandaşlar olarak birleşmesine dayanır. Kürtler ayrı bir kurucu unsur sayılırsa Çerkezler, Araplar, Boşnaklar ve Lazlar neden sayılmayacaktır?
Kurtuluş Savaşı’nı bu toprakların farklı kökenlerden gelen insanları birlikte vermiştir. Bu tartışmaların önemli bir bölümü basit kanun değişiklikleriyle de gerçekleştirilemez. Anayasa’nın 3. maddesi, Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ve dilinin Türkçe olduğunu hükme bağlamaktadır.
Üstelik 4. madde gereğince bu hüküm değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Vatandaşlık ve eğitimle ilgili temel hükümler de böyle bir dönüşümden doğrudan etkilenecektir. ANAYASAYI İHLAL SUÇU Burada ceza hukuku bakımından da ciddi bir sorun vardır.
TCK’nin 309. maddesi, cebir ve şiddet kullanarak anayasanın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya yerine başka bir düzen getirmeye teşebbüsü suç saymaktadır. Buradaki cebir yalnız fiziki kuvvet olarak anlaşılmamalıdır. Devletin kanunları ve kararları, arkasındaki örgütlü kamu gücü sayesinde uygulanır.
Anayasanın değiştirilmesini dahi yasakladığı temel düzen devlet organlarınca ortadan kaldırılır ve yeni düzen yine bu kamu gücüyle topluma uygulanırsa, devletin zor kullanma yetkisi (kamusal cebir) anayasal düzene karşı kullanılmış olur. Böyle bir durumda TCK’nin 309. maddesindeki anayasayı ihlal suçu işlenmiş olur. Elbette her anayasaya aykırı kanun 309. madde kapsamında değildir.
Burada söz konusu olan sıradan bir aykırılık değil, Cumhuriyetin, ülke bütünlüğünün, millet egemenliğinin ve anayasal düzenin temel kimliğinin tasfiyesidir. Anayasanın temel niteliklerinin ortadan kaldırılması, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğu kapsamına girmez. Özgürlükçü, millet egemenliğine dayanan hiçbir anayasal cumhuriyet kendi kendinin ortadan kaldırılmasına ve ülkenin parçalanmasına izin vermez.
Siyasi tavizlerden özerkliğe Tarih bize özerklik, ayrı siyasal kimlik ve dış müdahale arasındaki ilişkinin küçümsenmemesi gerektiğini de göstermektedir. Özerkliğe giden yol siyasi tavizlerden, bağımsızlığa giden yol da özerkliklerden geçmiştir. Nitekim Osmanlı’dan ayrılan Sırplar, Yunanlar ve Bulgarlar önce özerk, daha sonra bağımsız olmuşlardır.
1814’te Mora’da başlayan Yunan bağımsızlık hareketi, emperyalist devletlerin desteğiyle 1827’de özerklik, 1830’da bağımsızlık elde etmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya 1827’de Navarin’de Osmanlı donanmasını yok etmiş; daha sonra Osmanlı aleyhine topraklarını genişleten Yunanistan, ordusu ile 1921’de Polatlı’ya kadar gelmiştir. Tarih elbette birebir tekrarlanmaz.
Fakat emperyalist devletlerin çıkarları ve yöntemleri değişik biçimlerde devam eder. Bugün Ortadoğu hâlâ enerji kaynakları, ticaret yolları ve jeopolitik hâkimiyet mücadelesinin merkezindedir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt nüfusun da bu mücadelede zaman zaman kullanılabilecek bir siyasi unsur olarak görüldüğü açıktır.
Barış başka, müzakere başka Terör örgütünün silah bırakması önemlidir. Ancak silah bırakmanın karşılığında örgütün yıllardır savunduğu siyasal tezler devletin anayasal düzenine taşınıyorsa artık başka bir meseleyle karşı karşıyayız demektir. Barış başka şeydir; bir devletin kurucu ilkelerini müzakere konusu yapmak başka şeydir.
Türkiye terör sorununu çözmelidir. Silahlar susmalı, kardeş kardeşi öldürmemelidir. Fakat Cumhuriyetin üniter yapısı, ortak vatandaşlık anlayışı, resmi dili ve değiştirilemez temel ilkeleri ucu açık bir siyasi pazarlığın konusu yapılmamalıdır.
Terör bitirilmeli; fakat bu yapılırken Cumhuriyet ve ülke bütünlüğü tartışmaya açılmamalıdır. PROF. DR.