360 imzalı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” başlıklı çerçeve yasa TBMM’ye sunuldu. Kırk yılı aşkın süren çatışmanın sona ermesini istemeyen herhalde çok az kişi vardır. Tam da bu nedenle bugün yükselen eleştiriler barış arayışının kendisine değil, sürecin nasıl yürütüldüğüne yöneliyor.
Asıl tartışma şu sorular etrafında dönüyor: Bu süreç hangi ilkelerle yürütülüyor? Çerçeve yasa neden kamuoyuyla ayrıntılı biçimde paylaşılmadı? Bundan sonra hangi anayasal ya da yasal düzenlemeler planlanıyor?
Sürecin sınırları nedir? Kimlerle hangi mutabakatlar sağlandı? Parlamento bu sürecin asli karar mercisi mi olacak, yoksa bir süredir olduğu gibi yalnızca önüne gelen metinleri onaylayan bir kurum mu?
Dolayısıyla mesele yalnızca güvenlik meselesi değil. Aynı zamanda şeffaflık, demokratik meşruiyet ve toplumsal güven meselesi... Türkiye böyle bir süreç yürüten ilk ülke değil.
Elbette her ülkenin tarihi, anayasal düzeni ve toplumsal dinamikleri birbirinden farklı. Ancak başarılı örnekler incelendiğinde ortak bazı demokratik ilkelerin öne çıktığı görülüyor - Kuzey İrlanda (Good Friday Agreement-1998): Bugün dünyadaki en başarılı örnek. 1980’lerden itibaren İngiliz hükümeti ile IRA arasında gizli temaslar başladı.
İlk yıllarda kamuoyu hiçbir şey bilmiyordu. Hatta hükümet yıllarca görüşmeleri inkâr etti. Sonra ne oldu?
Süreç olgunlaşınca İngiltere hükümeti ; İrlanda Cumhuriyeti; Sinn Fein; birlik yanlısı Protestan partiler; sivil toplum aynı masaya oturdu. Ardından ortaya çıkan anlaşma tam metin halinde yayımlandı. Maddeler tek tek kamuoyuna açıklandı.
Anlaşma İngiliz Parlamentosu’nda, İrlanda Parlamentosu’nda yasalaştı. Sonra da iki ülkede referanduma gidildi. Ezici çoğunlukla onaylandı.
Yani meşruiyet yalnızca hükümetten değil halktan geldi. - Kolombiya-FARC: Bu örnek Türkiye açısından daha ilginç. 2012 yılında devlet ile FARC Küba’da gizli görüşmelere başladı. İlk yıllarda yine gizlilik hâkimdi.
Sonra altı ana başlık açıklandı: Toprak reformu, siyasal katılım, silahsızlanma, uyuşturucu ekonomisi, mağdurların hakları, uygulama takvimi. Yani herkes neyin konuşulduğunu biliyordu. Anlaşma önce referanduma sunuldu.
Ve ilginç biçimde reddedildi. Peki sonra? Hükümet metni değiştirdi.
Muhalefetin eleştirilerini ekledi. Tekrar parlamentoya getirdi. Sonra yürürlüğe girdi.
Yani referandumun reddi sürecin sonu değil, demokratik müzakerenin yeni başlangıcı oldu. Demokratik mekanizmalar yeniden çalıştırıldı. Tam af olmadı.
Geçiş dönemi adaleti kuruldu. Ağır insan hakları ihlalleri yapanlar ceza aldı. İtiraf edenlere daha düşük yaptırımlar uygulandı. - ETA-İspanya: İspanya ise farklı bir yol izledi.
Bask milliyetçisi partiler zaten demokratik siyasetin içindeydi. Devlet ise ETA ile siyasal taviz pazarlığı yapmama ilkesini benimsedi; şiddetin sona ermesini temel koşul olarak gördü. 2011’de ETA silahlı mücadeleyi bıraktığını açıkladı, 2018’de ise kendisini feshetti.
Genel af çıkarılmadı; hukuki süreçler bireysel olarak yürütüldü. Buna karşılık parlamentonun dışlandığı ya da anayasal zeminin yeterince hazırlanmadığı Filipinler ’in ilk girişimi ve Nepal örneğinde ise süreçler yıllarca tıkandı. İşte tam bu noktada en kritik kavram karşımıza çıkıyor: Güven.
Toplum bugün şu sorunun cevabını arıyor: Bu süreç gerçekten kırk yıllık çatışmayı sona erdirmek için mi yürütülüyor, yoksa aynı zamanda yeni bir siyasal denklemin parçası mı? Bu sorunun açık ve ikna edici bir cevabı verilmediği sürece, atılan her adımın arkasında siyasi hesap aranması da kaçınılmaz olacaktır. Üstelik bugün Türkiye’de dikkat çekici bir paradoks yaşanıyor.
Bir yandan “toplumsal bütünleşme” adına tarihi bir barış sürecinden söz ediliyor. Öte yandan muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar sürüyor; seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor ya da haklarında yargı süreçleri işletiliyor; siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri üzerindeki baskı tartışmaları devam ediyor. Devlet, PKK ile yeni bir sayfa açarken toplumun önemli bir kesimi aynı devletle ilişkilerinde daha fazla güvensizlik hissediyorsa “ toplumsal bütünleşme” hedefinin nasıl gerçekleşeceği sorusu ister istemez gündeme geliyor.
Son on beş yılın deneyimi, iktidarın demokratikleşme söylemiyle sunduğu hemen her büyük anayasal ve siyasal değişikliği yürütme gücünü artıracak biçimde kullandığını gösteriyor. Türkiye’nin önündeki asıl mesele, bu sürecin sonunda nasıl bir Türkiye ortaya çıkacağıdır.